Devrimciler :: Başlığı Görüntüle - Sosyalizm Toplumsal Yasamin Özünün Ideolojisi ve Sistemidir
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 

Sosyalizm Toplumsal Yasamin Özünün Ideolojisi ve Sistemidir

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Devrimciler Forum Ana Sayfası -> Sosyalizm üzerine eğitici yazılar
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Tue Nov 14, 2006 8:42 am    Mesaj konusu: Sosyalizm Toplumsal Yasamin Özünün Ideolojisi ve Sistemidir Alıntıyla Cevap Ver

SOSYALİZM; TOPLUMSAL YAŞAMIN ÖZÜNÜN İDEOLOJİSİ VE SİSTEMİDİR



Sosyalizm toplumsal yaşamı kendi komünal demokratik değerleri üzerinden yeniden düzenlemeyi öngören bilimsel bir ideolojidir. Sosyalizm toplumsal yaşamın bilimi, toplumla iç içe gelişen yaşamın insani özelliklerinin ifadesi, fikridir. Bir bilim, fikir ya da ideoloji olarak 19. yy da sistemli hale gelmesi onun bu özelliğini değiştirmez. İnsan toplumsal bir varlıktır. Sosyalizm de toplumla ilgili bir kavram ve sistem olduğundan hep vardı ve hep var olacaktır. Çünkü “sosyalizmden kuşku duymak insandan kuşku duymaktır.” Sosyalist toplumun kapsamı, öngördüğü toplumsal yaşamın biçimi bu yaşamın kültürü ve ahlakı genel hatlarda net olmasına rağmen bir ideoloji ve sistem olarak sosyalizmin günceldeki durumu anlaşılırdır. Çünkü sosyalizm ve insan ilişkisi birebir bir ilişkidir. Bugünün insanlarının hem birey hem de toplum olarak yaşadıkları durum sosyalizmin durumudur. Dolayısıyla baştan şunu belirtmek gerekir ki sosyalizmin 20.yy da bir ideoloji ve sistem olarak ağır darbeler alması genel insanlık durumunun darbe almasındandır. Bugün dünyanın toplumsal alanda ciddi sorunlar yaşaması sosyalizmin toplumsal alanda yaşadığı sorunların boyutunu ifade etmektedir. Sosyalizm toplumsal bir sistem olduğundan insanlığın yaşadığı sorunlar aynı zamanda sosyalizmin sistem olarak yaşadığı sorunlar olmaktadır. Bu açıdan insanlığın yaşadığı sorunlar üzerinden sosyalizmin sistem olarak yaşadığı sorunları tartışmak ve anlamak gerekmektedir.

İnsanlık 20 yy’lı kapitalist sistem ve reel sosyalist kamp arasında ki soğuk savaş politikalarıyla geçirdi. Bu yanlış ve haksız mücadele öyle bir boyuta vardı ki toplumlar bile kendi içinde kamplaştı. Kapitalist ülkelerde sosyalist olmak en tehlikeli terörist olarak, reel sosyalist ülkelerde de liberal eğilimler pek haklı olarak sınıf düşmanlığı olarak tanımlandı. Özellikle kapitalizmin ortamı terorize eden politikaları toplumsal yaşamı oldukça gerginleştirdi. İki sistemin karşılıklı anti propaganda kuşatmasında kalan toplum bir yüz yılın tümünü olmazsa da büyük bir dönemini soluksuz geçirdi demek yerindedir.

Kapitalizmin reel sosyalist kampa eleştirilerinden yola çıkarak sistem olarak kapitalizme bakıldığında tam bir toplum düşmanlığı olduğu halde yaşamaya devam etmesini reel sosyalizmin zayıflığı olarak anlamak gerekir. Çünkü reel sosyalizmin sosyalist ideolojiyi ne kadar temsil ettiği tartışılması gereken en önemli sosyalist görevdir. Sosyalist teorinin Marksist ve Leninist aşamalarında yapılan çözümlemelerde kapitalizmin özellikle ekonomi politiği oldukça geniş açımlanmıştır. Dolayısıyla hem kapitalist sistemin hem de sosyalizmin öngördüğü ekonomik politikalara fazla değinmeden bu sistemlerde toplumun ve bireyin aldığı biçimleri değerlendirmek daha yararlıdır. Sosyalizmin ekonomik eşitliği esas aldığı kapitalizmin ise tam eşitsizlik üzerinden geliştiğini herkes şu ya da bu düzeyde bilebilir.

Kapitalizmin pratiğinde ortaya çıkan durum tam bir toplumsal eşitsizlik durumudur. Bireysellikteki duruş olarak da insanları bireycileştirdiğini çok fazla değerlendirmeye gerek yoktur. Kapitalist sistemin kendi içinde eşitsizlik yaratmasına rağmen görece özgürlükçü olduğu söylenebilir. Liberalizm olarak ifade edilen kapitalist biçimin kendi insanını yaratmaya koyulurken feodalizmin ağır toplumsallığını iyi çözümlediği için bireysel duruşlara nefes alma imkânlarını reel sosyalizmden daha iyi değerlendirdiği ortaya çıkmıştır. K. Marksın ekonomik ( üretim ve üretim ilişkileri, emek-değer teorisi) tahlillerine dayanarak sistemleşen reel sosyalizmin eşitlikçi olduğu ama özgürlükçülüğü tam olarak tanımlayamadığı da ortaya çıkmıştır. Bu temel iki olgu, eşitlik ve özgürlük düzeyleri soğuk savaş politikalarının merkezinde ki iki öğe oldular. Kapitalizm reel sosyalizmde tam gerçekleşemeyen özgürlük durumunu fırsat bilip “ demir perde, anti demokratik, diktatörlük” gibi kavramlarla anti sosyalistliğini reel sosyalizm pratiği ile güçlendirirken, reel sosyalist kampta kapitalist sistemde ki eşitlikçi olmayan durumu toplumculuğunun verdiği güçle eleştirerek kapitalizmin barbarlığını ilan etti. Aslında her iki sisteminde birbirine eleştirilerinde doğruluk payı vardı. Ancak burada reel sosyalizmi çöküşe götüren nedenlerin başında gelen özgürlükçülüğünde ki sakatlık kadar, hep eşitlik ülküsüyle yaşayan insanların kapitalizmdeki eşitsizliğe rağmen bu sistemi yıkıma götürememesi düşündürücüdür.

Kapitalizm eşitlikçi olmayarak yanlış bir şey yapmış olmamaktadır. Çünkü devletçi toplumların mayasında eşitlik yoktur. Bahsettiğimiz görece özgürlük durumuysa kapitalizmin Rönesans ile başlayan komünal özellikli toplumsallığın çağdaş arayışlarına vermek zorunda olduğu tavizlerdir. Dolayısıyla kapitalizm eşitsizliği ile kendisi olurken “ özgürlükçülüğü” ile de topluma ve cüzi oranda bireyselliğe taviz vermiş olmaktadır. Ancak reel sosyalizmde sosyalist ideolojiden dolayı zaten olması gereken eşitlik kendi yaşam gerekçesi iken özgürlükçülüğü tam sağlayamaması kendine karşıtlığıdır. Çünkü sosyalizm eşitlik ve özgürlük demektir. Özgürlükçü olmayan eşitlik veya eşitlikçi olmayan bir özgürlük sosyalizm olamaz. İşte kapitalizmi reel sosyalizm karşısında yenilmekten kurtaran durum budur. Eşitlik ve özgürlük arasında ki bu güçlü bağın toplumsal izahını yapan ve ilkesi böyle kurulan sosyalist ideolojinin reel sosyalizm biçiminde pratikleşen boyutundan hareketle belirtmek gerekir ki reel sosyalizm “ sosyalizmin çürüğüdür.” Sosyalizm demek reel sosyalizm demek değildir. Onun için 20. yy.ın soğuk savaşı kapitalizm ile sosyalizm arasında ki bir mücadele değildir. Olması gereken kapitalizm ile “ sosyalizmin çürüğü” arasında ki mücadeledir. Sosyalizm için zihinlerde yerleşmiş “ sosyalizm eşittir reel sosyalist sistem” mantığı doğru değildir. Kapitalizmin kendi içindeki aşamaları gibi reel sosyalizmde sosyalist ideolojinin bir aşamasıdır. Sosyalizm önemli bir insanlık ütopyasıdır. Yanlış ve yetersizliklerine rağmen gerçekleşen reel sosyalizm uğruna milyonlarca insanın fedakârlıkta bulunması insanın insan olarak yaşamasının sosyalizmle mümkün olacağına olan inançtan kaynaklanmıştır. Nihai düzey olarak komünizmi ana hatlarıyla bilen bir insanın bu ütopya peşine düşmemesi çok zordur. Sosyalizmin bu gücüne rağmen kendini yenileyememesi çıkış yapamaması ideolojik olarak sosyalizmin yaşadığı evrelerle değerlendirmek gerekmektedir.

Sosyalist ideoloji ağırlıkta Avrupa kapitalizminin18 ve 19. yy çelişkilerinin eleştirisi üzerine kendini sistemleştirdi. Teorik olarak en çok dayandığı zemin Fransız aydınlanmasıdır. Fransız aydınlanmasında felsefik olarak güç olan kartezyenci yaklaşımların dünya tahlillerinin özellikle sosyal yaşama indirgenmiş düzeyinin çok mekanik olduğu bilinmektedir. Hegel diyalektiğini ayakları üzerinde oturttuğunu söyleyen Marks’ın bilimsel sosyalizme katkıları inkar edilemez. Ancak Marks’ın ekonomi politiğinde ortaya koyduğu başarısının aynısını toplumsal çözümlemesinde gösterdiğini söylemek güçtür. Bu noktada Marks’ın ciddi yetersizlikler içinde olduğunu söylemekten ziyade Marksizm’in ele alınışında ardılları için kişiliğin oluşumu noktalarında ciddi hatalara götürmeye açık kapı bırakmasıdır. Yaşanan bütün sosyalist pratiklerden ortaya çıkan sonuçlardan hareketle sosyalizmin en ciddi hatasının ekonomik düzenlemesine göre kendi insanını yaratmasında ki zaafıdır denebilir. Bu zaaf somutta eşitlik ve özgürlük ilişkisinde kendini açığa vurarak bir dönemin sonunu getirdi. Dolayısıyla 21 yy da bilimsel sosyalizmin zafiyet oluşturan bu yanlarını tahlil etmesi bunun üzerinden insanlığı kurtuluşa götürmesi gerekir. Çağımızın tüm sorunlarını sosyalist bilimsellikle değerlendirmedikçe hiçbir sorunun çözülemeyeceği görüldü ve görülecektir.

Sosyalizmin 21 yy da ki düzeyi onun kendi sorunlarını aşmasıyla gerçekleşecektir. Bu konularda giderek yoğunlaşan arayışların olduğu bilinmektedir. Bu arayışlar içerisinde hangisinin daha köklü olduğu ve hangisinin bilimsel ve demokratik sosyalizme götüreceği, farklı görüş ve öneride bulunan arayış içindeki güçlerin mücadele düzeyleri kadar hangisinin daha bilimsel ve gerçekçi olduğu ile ortaya çıkacaktır. Bu arayış içinde 30 yılı aşkındır Reber Apo öncülüğünde Kürdistan da bir mücadele verilmekte ve bu arayış önemli gelişmeler de sağlamıştır. Koca reel sosyalist kamp ve birçok sosyalist komünist partinin dağılmasına rağmen Reber Apo’nun tam tersine sosyalizmde ki ısrarının vardığı son nokta heyecan vericidir. Bütün zorluklara rağmen birçok sol kesimin vebadan kaçar gibi sosyalizmden kaçtığı bir süreçte Reber Apo’nun Demokratik Ekolojik ve Cinsiyet Özgürlükçü Toplum paradigmasıyla sosyalist ideolojide yaptığı çıkış hiç kuşkusuz sosyalizmin teori ve pratiğinde yeni bir aşamadır. Dolayısıyla Önder olarak Reber Apo’yu parti olarak PKK’yi sosyalist yapılanmaların gelişim seyirleri içinde çağdaş düzey olarak ele almak gerekecektir. Böylesine bir gelişim seyri içinde hak ettiği noktayı yakalamış Önderlik gerçeğinin felsefi ideolojik olarak özgünlüğü, farkı nedir bakmak gerekir.

Daha başından itibaren Reber Apo’nun yaklaşımlarında dikkat çektiği husus sosyalizmin insanlık davası olduğu ve sosyalizmin kendi insanını yaratmadan başarı sağlayamayacağı, daha önce genel kabul gören üretim ilişkileri düzenlenirse insanda da buna paralel sosyal ilişkiler içine girecek yaklaşımı Reber Apo’da uygulandığı biçimiyle kabul görmemiştir. En son ideolojilerin toplumsal kuruluşta ki rollerine ilişkin yaptığı çözümlemeler ile ideolojinin en az ekonomi kadar toplumu kurup kurumlaştırdığını belirterek düşüncenin insanda ki gücünü ortaya koydu. İnsanın zihniyet kazanması ile düşüncenin sistemleşmesi
gerçekleştikten sonra maddi yaşamı tarafından birebir şekillenen varlık olmaktan önemli oranda çıkmayı başarmıştır. Bunu bilmek ve uygulamaya çalışmak basite alınacak bir ilke değildir. Çünkü bu insana olan güveni açıklar. 5000 yıllık devletçi toplum geleneğinin baskı ve yoldan çıkarma yöntemlerinden dolayı oldukça zayıf düşmüş insana güvenmek, insanlara hizmet etmek, eşitlik ve özgürlük diyalektiğini doğru kurmak, sosyalist olunsa bile bunun kolay gerçekleşmediği ispatlanmıştır. Bu yaklaşım özellikle sosyalizmi kurma mücadelesinde yöntem belirlemekte önemli olduğu kadar teorik zenginlik doğuran bir yaklaşımdır da. Bu temel fark Reber Apo’da önce sosyalist birey ve toplum kurmak gerekir biçiminde dile getirilmiştir. PKK’de bir model olarak tüm yetersizliklerine rağmen yaşanan da budur. Reber Apo’nun en son Bir Halkı Savunmak adlı eseri dikkatle incelendiğinde bu eserin tam anlamıyla bir toplum çözümlemesi olduğu görülecektir.

21.yy da sosyalizm için çözülmesi gereken temel sorunların başında sosyalist birey nedir ve bu birey öncülüğünde kurulacak toplum nasıl bir toplumdur soruları olacağa benzer. Reber Apo bu gerçeği “21. yy devrimciliği sosyal bilim devrimciliğidir” sözleriyle dile getirdi. Demek ki çağımızın sosyalistliği toplum çözümlemesi yapmak, toplumu ve bileşenlerini doru tanımlamak üzerinden gelişmek durumundadır. Toplum ve birey değerlendirmesi yapılırken sorulan soruların cevabı konusunda temel eleştiri konuları toplum eleştirisinde devletçi toplum geleneği ve soldan bir parçası olarak reel sosyalizmin mantığı sonucu sistemleşen onun aşırı toplumsallığı olurken, özgür birey tanımlaması için geliştirilecek belirlemelerin temel olarak kabul etmeyeceği noktalarda kapitalist sistemle beraber gelişen batı bireyciliği olacaktır. En azından günümüz özgür birey duruşu bireyciliği eleştirmek üzerinden bir mesafe kat edebilir.

Özgür birey olmanın birinci koşulu bireyciliğin tersine, kişinin toplumsal geleneği bilmesi, ona saygılı olması, onun içinde var olma mücadelesi vermesiyle çok yakından bağlantılı olmaktadır. Toplumsallık inkar edilerek birey olunmaz. Çünkü toplumsallık reddedilirse, birey insan olmanın tarzını reddetmiş olur. Ancak toplumun gücü de bir insanı rahatlıkla yok edebilir. Bireyden topluma saygılı olmasını istemek kadar toplumun da bireylerine merhametli davranmasını istemek de gereklidir. Rast gele toplumun herhangi bir kuralını reddetmek ya da bir toplumun bireyimi özgürleştiriyorum adı altında onu serbest bırakması da doğru bir toplum birey ilişkisi olmamaktadır. Bireysel duruşlara izin verecek doğru bir toplumsallığa, toplumu güçlendirecek gerçek bir bireysellik için de özgür birey olmaya ihtiyaç vardır. Eğer bir toplumsal biçimleniş, kendi fertlerinin azami insani ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyorsa, o toplumsal biçim birey olmaya imkan sunacak özellikleri kendi içinde taşımıyor demektir. Beslenme, barınma, sosyal güvenlik gibi zorunlu ihtiyaçların giderilmesi için, toplum ya da topluluk gerekli giderici mekanizmalara sahip değilse, orada birey olma değil, basit insan olarak yaşamanın imkanları da olmaz. İşte toplum bireye karşı bu biçimi de olumsuzluğu farz kılan bir yöntemi de geliştirebilir. Bu durum ya tamamıyla bireyin teslimiyetini ya da bireyin başkaldırısına neden olur. Diğer taraftan fertler birey olma adına, toplumsallığın en temel taşlarını yani temel ahlaki örgüsünü sarsacak anlayışlarıyla kendilerini özgür kıldıklarının sanısına kapılırlarsa, bu da bireysellik değil, bireycilik olur.

Özel mülkiyetçi ve bireycileştiren duygu ve düşünceler ile sistemin iktidarcı olan yapılanışı dışında kalmayı başararak gelişmiş toplumsal değer yargıları, bir insanı ne kadar çok yapılandırmış ise o kişi özgür birey olma yolunda o kadar avantaj sahibidir. Bu ilke üzerinden bireyin hangi aşamalardan geçtiği az çok çözümlemeye tabi tutmak imkanlar dahilindedir. Binlerce yıllık insanlık tarihine ışık tutacak somut verilerden hareketle, bugünkü toplum ve birey tanımlamamızın gerçekçi olması, geçmişi ele alış tarzımızla yakından bağlantılı olacağı için önemli olan özgür birey derken neyin kast edildiğidir

Özgür birey, tek bir insan olarak toplum dışında var olamayacağını bilen bireydir. Çünkü toplum dışında yaşamak kişilik kazanmak teorik olarak da mümkün değildir. Özgür birey toplumsal yaşamın tek bir kişide ki gerçekleşmesidir. Özgür bireyin toplumsallıkla bağından söz ederken bu toplumu herhangi bir toplum olarak değil demokratik komünal toplum olduğunu bilmek gerekir. Yani bu toplum inanç ve ahlak ilkeleri üzerinden kurulmuş toplum biçimi demektir. Özelikle devletçi toplumun kendini meşrulaştırmak için köleci ve feodal dönemlerdeki aşırı toplumsallığı ile kapitalizmin ahlaksızlaştırdığı toplum gerçeği özgür bireyin kabul edeceği ve saygı duyacağı toplum biçimleri olamaz. Dolayısıyla özgür birey -günümüzde bu zorunluluktur- devletçi topluma karşı irade kazanma mücadelesi vermekle gerçekleşir. Bu mücadeleden kaynaklı özgür birey sorumluluk duyan insan demektir. Bireyciliğin tarihten kopmuş köksüzlük ifade eden yine bencil ve haklılık terazisindeki ölçüsü “ benim faydam ne kadardır” mantığını aşan düzey gerçekleşmeden özgür birey olunmaz. Toplumun bir parçası olarak var olduğunu bilen ama toplumun geriliklerine boyun eğmemeyi de içeren özgür birey, zihniyet düzeyi en gelişkin insan olma anlamına gelmektedir. Dil, din ve ırk ayrımı gözetmeden tüm kültürlere saygılı, tüm dünyayı yurdu kabul eden aynı zamanda kendi toplumu ve yurduna da derinden bağlı olmayı köklerine sahiplik olarak bilmekte özgür birey tanımlamasına girer. Kadın ve erkek olarak cins bilincinden evele insan olmayı ve kadının günümüzdeki toplumsal düzeyini kabul etmemekte bu çerçeve içine alına bilinir.

Bu tanımlamalarla bakıldığında özgür birey olmak için daha çok yol alınması gerektiği ortaya çıkacaktır. Toplumsallık içinde ona kimi noktalarda karşı olacak tek bir insan duruşuyla tanımlanacak “ bireysellik oldukça çelişkili bir kavramdır.” Birey toplum ilişki ve çelişkisinde bireyin toplumu ret eden, ona saygı göstermeyen duruşunun neye yol açacağı son yüz yılda defalarca ispatlanmıştır. Hem toplum içinde hem de onun dışına çıkmanın kolay bir durum olmadığının en iyi örnekleri atom bombasını insanların başında patlatma kararı alan insanlarda ortaya çıkmıştır. Deme ki birey yaklaşımında önemli olan birey ve bireyciliği karıştırmamaktır. Bu sorumluluk ile sorumsuzluğu, tarihselliği ile köksüzlüğü karıştırmamak demektir. Birey daha doğrusu özgür birey toplumsallaşan insandır. Bireycilik ise tek bir insanın sadece kendi çıkarları için hemen her şeye saldırmasıdır.

Bireyci kişinin yaşam anlayışını belirleyen içinde yaşadığı toplum gerçeğidir. Bunun için bir model olarak çok az sayıda zorda olsa özgür birey olmak mümkün ise de genel bir bireysellik için uygun toplumsal koşullar gerekmektedir. Bozulmuş, yozlaşmış, güç ve iradeden düşmüş bir toplumdaki fertlerin bireysel olmaları çok zordur. Hata mümkün değildir de dene bilir. Bu biçimdeki toplumlarda bireysellik önünde çok engel vardır. Eğer bir toplumda toplumun kendisi ağır toplumsallıkla yaşıyorsa yani inanç ve ahlaki kurarlar dogmatik ve katıysa bu toplumlarda çıkan bireyler küçük bir adım atma imkânını özgür birey olmakla eş tutabilir. Konuşurken hitap değiştirmek hata fiziksel biçim değişikliği dahi tatmin olmaya neden olabilir. Tersi toplumlarda yani toplumsal ahlakın yozlaştırıldığı, bireyciliğin hâkim olduğu toplumlarda da basit insani görevler yerine getirilirken sanki bireyin toplumla olan bağından kaynaklı görevlerini yerine getiriyormuş gibi algılaması ve tatmin olmasını yaşanabilir. Batı insanında görülen çevrecilik anlayışı, duyarlılık düzeyi, yoksul toplumların sorunlarıyla ilgilenme biçimi buna örnek olarak verilebilir.

Bu noktalardan hareketle ulaşacağımız sonuç doğru bir toplum tanımlaması ve kuruluş gerçeği olmadan genelleşmiş bireyselliğin gerçekleşmeyeceğidir. Kavram olarak toplumun ne olduğu ve neden toplumsallık biçiminde insanların maddi bir varlığa dönüştüğü az çok bilinmektedir. Toplum konusunda daha önemli olan toplumsal yaşamı var eden değerlerin içinde temel olanlarının hangileri olduğu ve toplumsal yaşamın kuruluşunun temeline hangi değer yargılarını almamız gerektiğidir. İnsanlık tarihi değerlendirildiğinde insanın biyolojik evriminin tamamlanmasından sonra toplumsal olarak yaşadığı evrelerde yarattığı değerler bugünün düşünce gücüyle rahatlıkla analiz edilebilir. Böylelikle hangi değerin ya da hangi toplum biçiminin daha çok insani olduğu ve insana hizmet ettiği de rahatlıkla ayrıştırılabilir.

İnsanın bir tür olarak insanlaşmadan önce, primatlar biçiminde hayvanlar âleminin bir kolu olarak yaşadığı bilinmektedir. Başta biyolojik evrim buna paralel olarak gelişen toplumsal evrim ile insanlaşmanın başarıldığı, bu başarının kendisini doğal toplum biçiminde ifadeye kavuşturduğu tespitlidir. Bu gelişme, maddi olguların değişim ve dönüşüm yasalarının bilimsel izahı olarak ele alındığında, tür olarak insanın var olmasının ilk hali, insanın var oluşunun tezi olmaktadır. Gelişme için maddi olgularda tespit edilen özellik, olgunun içinde olan ikililik halidir. Bilimsel yorumlamada bu tez antitez olarak ifadeye kavuşturulmuştur. Doğal toplum döneminde komünal tarzda var olmuş insanlık durumu, bir tez olarak ele alındığında, devletçi toplum bunun antitezi olmaktadır. Devletçi toplumun toplumsallığın kendisinden bir sapma olduğu onun anti tez karakterinden ileri gelmektedir. Anti-tez karakteri gereği tezi durumundaki olgu ile çatışır. Ona karşıt anlam ve değerler yaratır. Özellikle temel belirleyenlerde bir farklılık yaratma anti-tezin karakteri gereğidir. Bilimsel olarak tez anti-tez çatışmasında karşıtların birbirini tümden yok etme hali gerçekleşmeyen bir durum ise de sentez ağırlıkta anti-tezin karakterini taşımakla kendini ifadeye kavuşturur. Toplumun
komünal biçiminde eşitlik, özgürlük, adalet, ortakçılık ve toplumculuk gibi özellikler toplumun kendisi olmaktadır. Devletçi toplumda bu özellikler farklı bir içeriğe kavuşturularak yeni anlamlar yaratılır ve topluma yeni bir şekil verilir. Buna benzer ilişki ve çelişkilerle yaşanan yenilenme şekli, bu aşamayla toplumsal tarihe yerleşerek hep devam ede gelmiştir.

Bir maddi varlık olarak insanın en önemli ayırt edici özelliği, değişim dönüşümüne kendisinin cevap olmasıdır. İnsan kendi iradesi oranında, değişimin nerede, ne zaman, nasıl olması gerektiğini, belirleme güç ve yeteneğine sahiptir. Kısaca mücadele dediğimiz bu özellik, en önemli insan özelliği olmaktadır. Bu temel kuraldan hareketle, insanın yarattığı gelişmelerin sonuçları bir zorunluluk veya mutlaklık olarak değil, o sonuçları ortaya çıkaran insanların duygu ve düşüncelerine göre ele almak gerekmektedir. Değişimin zorunluluğu yanında bu değişimin ihtiyaçlara azami cevap olması da gerekmektedir. Toplumsal sistemlerde meşruluk ihtiyaçlara verilen cevapların oranı kadardır. İnsan aynı zamanda eğitilip yetiştirilen bir varlık olduğu için, ihtiyaçları da her zaman olması gereken ihtiyaçları yanında, yaratılmış, suni ihtiyaçları da yaratabilmektedir. Durum böyle olunca, en zor olan şey, neyin insan için gerektiği ya da gerekmediği noktasında yapılması gereken ayrım noktaları olmaktadır. Bu karmaşıklığın giderilmesi için insanın bulduğu çare, yöntem olmaktadır. İnsan olgusunu, toplumsallığın komünal biçimini esas alarak yöntem belirlemek üzerinden ele almak, bu karmaşayı en aza indirgeyecektir.

Önderlik paradigmasına göre esas alacağımız bu yöntem, toplum tanımlamasını doğru yapma yöntemidir. Toplum doğru tanımlanır ve esas bileşenleri yerli yerine oturtulursa, yaşamı belirleyen ayrıntılar da, bu tanımlamaya göre değişmek durumunda kalacaklardır. Toplum tanımlamamızın özü, doğal toplumun komünal tarzdaki var olma biçimidir. Bugünkü ‘büyük toplum’un karmaşıklığı, bu toplumun zihinlerde yarattığı tahribatlardan kaynaklanmaktadır. İnsanın karmaşık bir varlık olduğu doğrudur. Tek başına bile karmaşık olan insanın, bir arada yaşamaya başlamasıyla oluşan toplumun daha karmaşık bir hal alması kaçınılmaz olur. Ancak insanın karmaşıklığı yanında sade ve saf olan yanı da vardır. Burada önemli olan toplumun kendi ilkelerini insanın bu sade ve saf yanı üzerinden mi, yoksa karmaşık yanı üzerinden mi kuracağı meselesidir. Her insanı çok ayrı bir şey olarak ele almanın sonuçları, toplumsal buhrandır. Oysa toplum özünde tüm insanlarda varolan zayıf yanların–beslenme, koruma, çoğalma- giderilmesinden doğan güçlenme durumudur. Sade ve saf insanlığın ortaklaşmasının yaratacağı bir çeşitlilik ile toplumu ele almak daha doğrudur. Burada çeşitlilik, farklılık, zenginlik gibi ayrım noktalarını ifade etmektedir.

Uğraş alanları doğrudan insan olan bilimlerin, toplumsal zenginlikleri sadeleştirmek için toplumun ana özelliklerini ele almaları henüz başarılmamıştır. Bugün sosyal bilimlere hâkim olan anlayış, sorunların kaynağına inecek ve onu hâkim paradigmanın dışında ele alacak düzeyde değildir. Daha da kötüsü birçok sosyal bilim dalı uyguladıkları yöntemlerle sorunları daha da ağırlaştırmaktadır. Toplumu toplum olarak doğru tanımlayamamaktadırlar. Toplum doğru tanımlanamadığından, onun değişik temel alanları da doğru tanıma kavuşturulamamaktadır. Dolayısıyla bugün açısından hem insanların zihniyetine yerleşmiş dogmalardan ötürü bir tanımsızlık vardır, hem de yapıla gelmiş tanımlamaların yanlışlıklarından ötürü yaratılmış bir karmaşa durumu söz konusudur. Buradan şu basit sonuca ulaşmaktayız. Bugün insanlığın en büyük mücadelesi hem cehaletine karşı, hem de bilgisini edinme yöntemine karşı verilmelidir. Bugün cahil insan kadar bilgili insanın da tehlikeli yanları vardır. Bugünkü cehalet toplum biliminin yöntemlerinden doğmuş, bilgi yığının sonuçlarından oluşmuş ‘bilgililik’ cehaletidir. En çok bilenin en cahil olması bugün itibariyle mümkün olabilmektedir. Çünkü insanın kendisi bilinmemektedir. İnsanın kendini bilmemesi, tüm tahribatlarının temelinde yatan en önemli nedendir. Bu sorunu aşmak günümüz sosyal bilimcilerinin başta gelen görevi olmalıdır. Önemli olan akademilerde kurulmuş sosyal bilim ekollerine insan uyarlamak olmamalıdır. Sosyal bilimi insan gerçeğine uyarlamak esas alınmalıdır. Sosyal bilim ‘sosyal olanın içinde’ olmadıkça kendi uğraş alanına yabancı olmaktan kurtulamaz. Dolayısıyla bu sosyal bilim toplumu doğru tanımlama yöntemini de geliştiremez.

Toplum özünde ahlak ve inanç birliğidir. İnanç olgusunu sadece bir varlığa inanıp inanmama olarak değil, insanların kendi aralarında ki güven, bağlılık, sevgi ve sadakat biçiminde toplumda ifadeye kavuşmuş duygu ve düşünceleri kapsayan olgu olarak anlamak gerekir. Toplumsal ahlak ise; toplum yaşamını var eden olgulara her hangi bir yaptırım gücü duymadan gönüllü bağlanma ve yerine getirmedir. Dolayısıyla ahlakı sadece gündelik yaşama indirgenmiş düzeyi ile ele almamak gerekir. Bu ilkeler üzerinden kurulmuş toplum var oluşunun özü gereği komünalliği şart koşar. Dolayısıyla toplumsal yaşamın içinde ki her ilişkiyi toplumsal bir ilişki olarak değerlendiremeyiz. Örneğin özel mülkiyet, iktidar, hiyerarşi, baskı ve şiddet toplumun kabul etmeyeceği ilişkilerdir. Bu ilişkileri temel alan toplum devletçi toplum olmaktadır. Dolayısıyla toplum derken bir insanın içinde kişilik ve kimlik kazandığı eşit, özgür ve demokratik ilkeler üzerinden kurulmuş bunu özü kabul eden toplumsal gerçeklikten bahsetmiş olmaktayız. Devletçi toplum olarak biçim almış ve gerçek toplumsallıktan sapmayı ifade eden az bir kesimin çıkarlarını güvenceye alan bu toplum biçimini insanın içinde maddi bir güce dönüştüğü komünal toplumla karıştırmamak gerekir. İnsan pratiği ile kendisini toplumsal yaşam içinde yaratıp anlamlandırdığı için tüm yaratımlarının karakteri ile toplumsal biçimi arasında direk bir ilişki vardır. Devletçi toplumda kabullenmesi mümkün olmayan insanlık dışı yaptırım ve uygulamalar bu toplumun temel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Toplum insanın varlık koşuludur. Toplumsallaşıldığında insanca olan yaşamın hep bir gelişmeyi yaşaması gerekirken, toplumsal yaşam içinde gerçekleşen bazı yanlarıyla hayvanları da aşan uygulamaların kimi insanlarca gerçekleştirilmesi ne doğal ne insani ne de mecburiyetten olmaktadır. Bu uygulamaların içinde gerçekleştiği toplumsal kuruluş böyle öngördüğü için bu durumlar ortaya çıkmaktadır. İnsanın içinde olgunlaştığı bir olgunun insana karşıt hale gelmesi akıllı olan insan geçeğine göre bir eylem olamaz.

Toplumsal yaşam sosyalistçedir. Sosyalizmin toplum bilim olması toplumsal yaşamın özünden kaynaklanmaktadır. Sosyalizmin özgür birey ve toplumsal yaşamla ilişkisi doğru kurulmadıkça hiçbir toplumsal sorunun köklü çözülemeyeceği gerçeği de buradan ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla sosyalizmi bir ihtiyaç olarak emekçi sınıfların çıkarını egemenlere karşı koruyan ve iktidar değişikliği ön gören bir ideoloji ve sisteme indirgenemez. Sosyalizm demokratik komünal değerlere dayalı toplumsal yaşamı devletçi toplumun sapmalarına karşı geliştirme ideolojisi ve mücadelesinin bugünkü ismi olmaktadır. Buradan hareketle sosyalizm demek demokrasi demek, sosyalizm demek komünallik demektir. Demokratik komünal toplumun bilimsel ifadesi olarak demokratik sosyalizm, özgür birey ve devlet olmayan demokratik toplumun kuruluşunu ön gören bugünkü bilimsel ideolojinin adıdır.


A.Ö Sosyal Bilimler Akademisi
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Wed Jun 13, 2007 11:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hic kimse annesinden dogarken SOSYALIST dogmaz ama insan olarak kisinin dünyaya gelmis olmasi özünde sosyalistcedir!
Bu ne demktir?
Insanin dünyaya gelisi biyolojik olarak bir toplumsal var olusla ilgilidir.Toplumsal bir varolus olmadan yeryüzünün herhangi bir yerinde insan toplulugu olmadan bir insan dünyaya gelemez!Yani insanin varolusuyla toplumsallasmasi(toplumsallasma sosyallesmedir) bir birine kopmaz baglarla baglidir.

Toplulumlarin varolus bicimleriyle insaniligin insanlasma özellikleri tbasi gider.Tplumun disina cikan birey acisindan birey ya yasamaz ya deli olur ya da toplum disi bir yartik olur.Bu anlamda birey ve toplum kopmaz baglarla birbirleine baglidirlar. Toplumsallasma demek sosyallesme demenin Türkcesidir. (Sosyallesme-sosyalizasyon-sosyalizm Türkce degildir) Türkce karisiligi; toplumsallasma toplumun örgütlenme tarzi demektir.

Bu anlamda birey dogustan SOSYALISTTTIR özünde yani toplumsal bir varliktir. Bunu tersine ceviren ve insanin dogasini bozan ve insana karsit olan insani toplumdan onun kültüründen ,varligindan arindirip insani kendisine ters düsüren ben merkezci, cikarci egemen düzenlerdir.

Insanin insan dogasinin bozulmasiyla baslayan insanin insan tarfindan sömürülmesi kavgasi insanlik tarihi boyunca süre gelmistir.
Kisaca insanin dogal toplumsal paylasimci cikar gözetmeyen ve insani yasatan yasam ile onu öldüren,cikarlar acgözlülük,kar paylari icin insanligi kölelestiren,katleden,anamalci cikarci sömürgeci erkek egmenlikli sistemdir.
Insan trihsel,toplumsal,psikolojik,kültürel bir emek sonucu olusmus topulmsal bir varliktir.
Sömürü,yalan,vurgun,kölelestirme,katletme,zulüm,toplumlari,bireyleri baski altina alma,kadini kölelestirip bir mal gibi kullanma mantigi insan oplumlarina cok sonra girmis bir yaradir.Daha önce binlerce onbinlerce yildir insan topluluklari biribirlerini sömürmeden yasadiklarini bugünkü ele geen,bulunan kanitlardan alammaktayiz.
Yani insan soyunun tarihinde insanin insan tarafindan sömürüsü ve kölelestirilmei düsüncesi önce yoktur.
Bu yillar binlerce yil sürmüs insanlik 20 bin yila yakin yerlesik yasami yasamis(NEOLOTIK CAG) ve ANA MERKEZLI TOPLUMLAR olarak yönetilmis topulm yapilari vardir. Ana tanrica küültürleri ve kalintilarinin halen dünyada bulunmasi ve Anadoluda ortaya kazilarda cikmasi bu tezi artik bir gercek kilmistir.
Yani insan topulmlari birbirlerini ezerek,sömürerek,öldürerek yasamamis!
Ananin yönettigi ortak komün evlerinde kardesce,esitce,barisci bir bicimde yasamis.
Sinifli toplumlar denilen kadinin iktidardan düsürülüp erkek egemenliginin ele gecirilmesiyle birlikte sinifli denilen toplumlar ve savas gündemlerinie girmis insanligin.
Yani insanlik biribirni ezerek,sömürerek, bugüne gelmemis. sinifsiz sömürüsüzce bariscil bir bicimde yasamis.

Dogsinda sömürü ve zulüm olmayan insanligin topulmsallasmasinda toplumsal sinifli gelisme bir zorunluluk degil bir SAPMADIR.
Bu güne kadar sanki sinifli topulmlar olmadan toplumsallik olamazmis gibi yansitilan sözde bilimsel teoriler bu gün gecersiz oldugu aciga cikmisitir.Insanlik illa bölyesi sinifli savasli bir toplum tarihi yasmak zorunda degildi.Insanligin bu egemelik savaslari,topulmlara boyunduruk vurmam girisimleri özünde dünyada cok az olan bir egmemen kesim tarfindan bütün dünyaya dayatildig simdi daha iyi anlasiliyor.
Oysa milyanlar,milyarlarca olan insanligin genel gelsimesine baktigimizda Bir asya topumlarinda, bir Afrika toplumlarinda bir Amerika topumlarinda hicte cevelle cizilemiyecek- katagorize edilemiyecek merdiven bsmaklarina uymayan gelsimelr bulunuyor.(Örnegin büyük Ekim devriminde Mogolistana ulasan devrim orada ki yasamin zaten kollektif ve sömürüsüz bir komünal yasam oldugunu görüyor.Yani siniflar ve sinfi sömürcüleri yok ortada! O günlerde ahir-okullar var ve devrilen carin resimleri duvarlardan sökülüp yerine LENININ reimleri konuluyor.Cocuklar babalarina
bu yeni resimdeki kisinin kim oldugunu sorduklarinda babalar cocuklara "BU yeni CARIMIZDIR" diyebiliyorlar.Yani koskoca bir sistem degisiyor ama sinfili toplumlari yasamamis halkalr icin hic bir yeni sey yok!Neden cünkü sinifsiz Toplumlar özünde zaten yalani,insani aldatmayi,insani sömürmeyi kandirmayi biliyorlar ve buna gerek olmamis.

Sosyalizm nedir?Sosyallesme nedir?Türkcesi Topulmsallasma nedir?

(Devam edecek)
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Fri Jun 15, 2007 8:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Insanlik tarihi insanin toplumsallasma tarihidir.
Sinifli toplumlarla insanligi aciklamak insanligin gelisim tarihini eksik ve yarim aciklamak oluyor.Yarim olan eksik olanda günümüzü aciklamada fazla yeterli kalmiyor.
Isanligin tarihi sinifli toplumlar tarihi diyerek ve icerigini pek acmayarak ve bilerek bilemyerek insanlgi sadece sinifli toplumlara gecis süreciyle aciklamak özünde bilimide bilmeden carpitmak-dondurmak gelisimin önünü tikamak oluyor.
Dogmatiklikle birlesen ve karisian bilim bilimdisi tahlillere,aciklamalara.cikarsamalara dönüsebiliyor.
Bi dönemi aciklamak icin kullanilan bir deyim sanki bütün insanlik tarihini aciklayan "Gizli" bir anahtarmis gibi kullanilmaya baslaniyor.
Özgür sorgulamanin sorulari donuyor.Özgür sorgulama, soru sorma°nin bittigi yerde bilim donmus oluyor.
Toplumlari ve insanlik uygarlik tarihini aciklamyan doganin diyalektik bilimini aciklayan sosyalizm bilimi neredeyse bir kac kiside donduruluyor.bilimsel olarak temelde yapilan bir yanlislik bilim insanlarinin topulmlari ve dogayi aciklama yöntemlerini sanki sadece o kisilerin yazmis olduklariyla sinirli ve okisilerin yazmiso lduklarindan bir baska tez ya da gelisen olaylari aciklamak o kisilere karsiymis gibi ele aliniyor oysa Sosyalizm bir bütün olarak bilimdir ve bilimsel gelismelerin sinir yoktur.Marksizm olarak da ele alinip özünü bosaltip aslini dondurup kaliplastirip özüne abancilastirilan bilim sanki hic bir gelisme kaydetmemis gibi kendisini tekrar ediyor.
Agzini Marksizmle acan her kurulus, birey,parit,sistem sanki dogruyu söylüyor ya da ILAHI gökten inmis ayetler aktariliyor gibi özünde bilimsel gelismelere kapanmis kisir döngü biciminde Marksizmde kaliplastiriliyor oysa bilim kaliplara giremez.gelismesi ve ilerlemesi doga yasalari gibi hem karmasik hem birbirinin aynisi olamayan süreclerle kaplidir.
Düz bir doga olayi yoktur.Basmakli bir gelsim yoktur dogada ve toplumlarda.Kesin olan hic yanilma payi oamyan bir sey bilimde YOK olarak tanimlanir.Yani degisimin özü HAREKETIN icindedir. HAREKETTE ise bugüne kadar bilinmeyen yönler var.Atom parcalandi am önce ATOM parcalanamiyan en kücük parca-MADDE denilmisti!
ATOM parcalara ayrilinca PROTON-NÖTRON olarak da adlandirilan parcaciklar bulunmus oldu. BU cekirdeklerin de GUARKLAR denilen parcalar tasidigi anlasildi.Kuantum fizigi de denieln ve bunun FELSEFEYE yansiyisi düsünce dünyasina yansiyisi da olan KUANTUM-felsefesi gündeme girdi.ISIK parcami Dalgami diye bir soru duyarsak.Bilim buna HEM PARCA-HEM DALGA dedigini görmüs olacagiz.
Bu bilimsel gelismeler bir cok fizik temaddenin yapi taslarinda.Nano teknoloji denilen teknolojik gelismelle birlikte kullanilmaya baslamis bile. Artik insanin gen haritalari cikarilabiliniyor. Yapay deneylöerin etik konulari bilim dünyasinda tartisiliyor. Sunni denileln kopyalama yöntemlerinin kimler tarafidnan hangi canli yapi taslarina aktarildigi daha tam bilinmiyorBitkiler dünyasinda kullaniliyor-Hayanlar dünyasinda kulaniliyor-Insanlar icin yapay organlar üzerindeki calismalar hizla ilerliyor.

Toplumlain gelsim tarihlerini inlceleyen bilimsel sosyalizmde ise daha yeni yeni dogmatikliklerden kurtulup insanligin dogasini anlama-Insanigin gelisim cizgisini aciklama düsünceleri gelisiyor.Siniflar üzerinden aciklama artik cok dar kaliyor ve bütün insanligi kapsamadig ama gelisim cizgisinin siniflasma yönünde gelistigi ama bu "Gelsimenin özünde illa bölye olacagi degil sinifli toplumlarin insanligin özünden bir SAPMA oldugu aciga cikiyor.
Yani insanlig sinifli toplumlara göre katogorize edip.INSALIGIN gelisimi illa bölye ve bu yönde oldu demek tarihe gerekli ve yeterli cevabi veremiyor.
Eger insnaligin gelismesi sinifli topulmlarla olmussa ve kesin bu bölye ise o zaman bölye bir cikarsamdan INSANLIK BIRLERINI EZMEDEN SÖMÜRMEDEN GELISEMEZDI" gibi garip bir KADERCI anlayis cikar!

Madem tarih illa bölye gelsicek o zaman sinifli toplumlar bir kadermidir!
bilimsel Sosyalizm buna cevap verebilecek kapasitededir ama önce önümüzü ve gözlerimiz kapatan dogmatik tarihi katagorize eden ve sanki bir hizada gelisen cetvel cizelgeleri gibi gelistigin ivarsaydigimiz SINIFLI TOPLUM yapilarinin hic de bölye olmadigini bilinc düzeyimize cikarmamiz gerekmektedir.
Bilim kisilere bagli gelsimez ve hic bir bilim insanida bölye bir iddiada bulunamamis bulunmazda.Bizler elimizde varolanla yetindigimiz ve dogasal-toplumsal devinimleri gelismelri ardi ardina incelyip gerekli gelsimeleri tesbit etmedigimiz icin ve lede varolanlari DEGISMEZ TABU derecelerine indiridigimiz icin "BILIM GELISMIYOR" sanabiliriz ama bilim bizlerden bagimsiz gelismelrine devam ediyor.Sorun bu gelismeleri dogru anlayip-diyalektigin isleyis yasalarini dondurmadan bütün isnanlik tarihini eksik degil bütünlüklü bir bicimde keskin ve kesin degil ama eldeki bilimsel verilerle karsilastirip OLASILIKLAR BICIMINDE günümüzü acikalyabiliriz.
Yeni fizik yasalrida klasik fizigin aksine dogada ve topulmlarin aciklanmasinda bir kesinligin ve 100 de 100 dogru veya 100 de 100 yanlis diye birseyin olmadigini ortaya kanitlariyla koyuyor.
Bunun düsüncedeki yansimalrida KANTUM FELSEFESI olarak adlandiriliyor.

KANTUM FELSEFESI KONUSU bu sitede sosyalizm üzerine yazilarin bulundugu siraya gönderilmistir.Oradan bakip okuyabiliriz de.
Örnekler yetersi ve kaba kalabilir ama konualrin anlasilmasi acisindan örneklemelrde gerek vardir (Gelisimi dondurmadan)
örnegin "Tarih sinfi mücadeleleri tarihidir" ya da Insanlik tarihi sinif mücadeleri tarihidir" veya "Sinifli toplum taihi uygarlik taihidir" Sinifli toplum tarihi insanlgin uygarlik mücadelsi tairihidir" deyim ve cikarsamalri dogrumudur?

Böyle bir soru soralim.Bilimde "YASAK SORU" diye birsey omayacagina göre korkmiyalim soralim.Ve düsünelim.
Insanlik uygarliga(Sivil topluma) sinifli toplumlar ile baslamis ve bölye gelsmeleri sürmüsse (4000 yil kadar oldugu var sayiliyor) o zaman sinifisiz olarak insanaligin yasmis oldugu NEOLOTIK denilen SINIFSIZ TOPLUM (ANAERKLI-ANAERKIL-15-20 bin yil saniliyor) nedir?

Yani insanlik ve uygarlik 4000 yillik bir sömürü ve zulümle dogmus demek dogrumu oluyor?
Marika kitasinda hic bir siniflasma görmemis olmamais topulmlara ne diyecegiz veya-Afrika kitasinda Avrupadaki gibi bir "Modern" sinifli toplum yasmayan topulmlarin tarihi yokmu diyecegiz.
Veya Avusturalya da yasayan obrjine halkinda sinif falan yok .O zaman bu halk, topluluk insanlik halk sayilmiyacami? Toplumsallik illada birbirini ezme üzerinemi gelismis oluyor.Böyle oldugunu varsayan görüslere bir soru: Insanligin birbirini ezip sömürmeden gelismiyeceginimi mi savunmus oluyoruz?

"Modern Avrupa da olan proleteryanin olmadigi yerlerdeki topulmlar devrim yapamazlarmi?Veya Avrupa kapitalist sistemindeki gibi modern sanayisi olmayan ülke devrimcisi ne yapacak?
Proleerya devrimi proleteryanin oldugu yerdemi illa olacak?Proleteryanin öncülügü ideolojikse prolter olmayanlar nasil proleterya ideolojisi öncülügü yapabilecek?

Yani Avrupada olusmus sanayi devrimi sonucu proleterya cokmu devrimci olmus bölye olunca yoksa cokmu asalak olmus?
Marks hangi fabrikada calismis,Lenin -Mao-CHE-Hic birisi ekemgini bir fabrikada calisarak saglamismi?
Veya isi gücü fabrikada calismak olan bir isci nasil dünya sorunlarini düsünmeye vakit bulacak?
Dogmatikligi yenmek icin dah yüzlercce soru sorulabilinir ve cevaplari BILIMSEL SOSYALIZ de VARDIR ama Marksizm marksizm diye diye onu bir AYET derekedsine düsüren görüslerde bulunmaz bu cevaplar.
Ancak düsünceyi özgür kildigimiz oranda soru sorabilriz ve bu bilimsel gelismeyi saglar yoksa EZBERCILIKLE-KOPYACILIKLA AKTARMACILIKLA-KALIPCILIKLA kendimize özüg yolu asla bulamayiz.

Bütün sorulamayan sorulari soracagiz özgürce tartisacagiz.Bilimin yolu YASAKLAR-TABULARLA tikandida ne oldu?
Birisi moskova bir digeri -Pekin digeri Tirani merkez aldi kendileri hic bir sey gelsitirmediler bilimsel sosyalizm adina MÜRIT oldular! Duvar yikildi altinda kaldila cünkü SOSYALIZMI KENDI MERKEZLERINE GÖRE EZBERLEMISLERDI.
Sosyalizmi Ezberlemisler belirli kapliplara takilip kalmislardi ama kendi iclerinden ciktiklari toplumu bir türlü ögrenmediler illa cizilen o kaliplara uydurmaya toplumu o ögrendikleri kaliplara sokmaya calistilar.Hala calisanlar var.Topyekün köklü bir özelestirinin önüne en büyük engelde bu eskiden ögrenilen kaliplari-ezberleri bir türlü birakamamak birakmak istememkten kaynaklaniyor cünkü artik o "eski" görüs kafalrinda DEGISMEYEN DONUK KALIP OLMUS:
Devam edecek
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Sat Jun 16, 2007 2:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Avusturalya da yasayan toplumlar Oberjineler sinifli toplumlari yasamamis.Yani öyle cokca dünya genelinde illa topulmlar sinifli olacak diye bir bilisel tez yok!Yalan yok-aldatma yok-cikar yok.Ilk insanligin dogal toplumlari denilen ve onbinlerce yil sürmüs özü insanin dogsini yansitan dogal toplumda sömürü yok!Zuluüm yok!
Sonra bakiyoruz toplumlasri aciklamya calisan yaklasimlara sanki insanlik illa birbirlerini ezmek-sömürmek icin yaratilmislar gibi tezler,düsünceler cok sonra gelistirilmis.
Amerika kitasinda yasayan insan topluluklarinda sinifli devlet sel iliski yok! Devlet yok! devletin olmadigi yerde sömürü zulüm kölelesme yok!
Kim getiriyor KIZILDERILILERE BU "SIVILAZASYONU"? Uygarlik adi altinda sömürgeci katliami getiren BEYAZ ADAM Avrupadan geliyor.Bizonlari katlediyor-insanlari katlediyor! UYGARLIK KURMUS OLUYOR!
Afrikada köle yok!Siniflasma devletmlesme yok! Cok sonralari beyaz adma "ZENCI ADI ALTINDA" Afrikali insani tutup kölelstirip alip-satiyor-
Yani binlerce yil süren dogal insan toplumu-dogal toplum kölelesme sömürü zulüm olmadan genellikle ana merkezli toplum yapsilari olarak yasiyorlar.
DEvlet ve erkek egmenligi ile bu anmerkezli toplum yapisina karsi anti TEZ olarak gelsime gösteriyor.
Yani tez-Anti TEZ
Erke egmenlikli-devletli toplumlar insanin insan tarafindan sömürüsünü-özel mülkiyeti-basta kadin mülkioyetini ve köle mülkiyetini "ESRULASTIRIYOR" tanri buyruklariyla destekleyip gelisitiriyor.Köleler öyle kirbaclarla degil dah a fazla beyin yikama,dini,ültürel güdülerle inandirilarak yönetiliyor.Bu sinifli-devletli sömürü toplumu dünyanin heryerinde bir anda ve bir zmanda gelismiyor.Özü dogal toplumdan bir sapma istisna olan bölyesi bir devletli-sinifli kanser giderek genellestirilip sanki bütün insanlik bölye dogmus-gelsimis gibi gösteriliyor.
Bu bölye olunca sanki geri kalmis Afrikaya uygarligi bu katlediciler götürmüps gibi görülebilniyor.
Amerika kitasina sanki bu sinifli-devletli toplum yapilari tasinarak orada sivil yasam kurulmus oluyor!
Dünyamizin emperyalist asamasinda kendisini baskain bir bicime sokan bu sapma özünde bir toplumsal insanlik kanseridir de.
Dünya savaslari cikardiklari yetmiyor dünyayi ekolojik olarak son 100 yilda bitirme fiziki olarak planetimiz yok etme asamasina gelip dayanmis bulunuyor.
Devleti-emperyalizmi-toplumlari-sifili gelismis toplumlari yeni bir üst boyutta insanligin üretmesi kacinilmz görünüyor.
Dogal komünal toplum yapsinidan sinifli toplumlarin yikici sömürücü yapisina gecen ve bugün bütün dünyada paylasilmamis bir sey birakmiyan bu sapmaya karsi bütün insanlik yeni bir SENTEZ olusturmak zorundadir.
Bu olusumun sinirlari dünya ile cizilmistir.Her toplum bunu görüp bulundugu alan,yer ve ülkelerde yeni insani toplumlarin-özgür dünya toplumlarinin yurttaslari olma caba ve emegini vermeleri gerekiyor.
Özgür dünya yurttasi olma-özgür yurttas olma icin bilimsel sosyalizmin arastirici,gelistirici,yarattici yoluna girelim yeter ki.
Önce kendimizden baslyarak kendimizi özgürlestirelim.
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Sun Dec 20, 2009 11:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Ol dürr-i yetimem ki, görmedi beni umman
Bir katreyim illa ki ummana benem umman"
Yunus Emre

Bir su damlaciginda da bütün bir derya-evren gizlidir aslinda.Ruh ile bedeni ayiran dogmatik "pozitifist bilimcilikler" herseyi kesinlik icinde bilebileceklerini hep öngördüler ve bütün insanligi bütün toplumsal yapilari cetvelle-basmakla katagorilestirip INSANLIGA bilim adiana-sosyalizm adina degismeyen ayetler yanlis yasalar sundular..."Tarih böyle böyle olmustur bundan sonra da tarih söyle söyle olacaktir"demek dogayi degisimi-dönüsümü dondurmakti.Tarih öngörülerle aciklamak bir görüs sunmak farkli kati degismez katagorik ifadelerle aciklamak cok farkliydi...4-5 bin yillik devletli-sinifli toplumlari insanligin gelisiminin baslangici saymak bilmeden insanligin gelisimini baltalam koldugu simdi cok iyi anlasiliyor..
baslangicta toplumsallasan insan hicte birbirlerini sömürmeden yasamislardir 10 binlerce yil...
Ve bu 10 binlerce senede bütün buluslari yapmis olmalarina ragmen daha sonra-zorba egemen erkeklik sistemi devletci sistem sinifli sistem bütün bu insanligin ortak alet-buluslarini yasalarini calip kendisi uygarligi insanligi yarattigini KUTSAL DUVAR yazilari ve KUTSAL KITAPLARA aktarmistir...
Yani insanlik sinifli toplumlar olarak dogmamistir-insanin insani sömürmeden gelisme kat etmesi mümkünken karsimiza Bati düsünce merkezli düsünce UYGARLIGIN-Sivilizasyonun siniflasma ile basladigini öne sürmüsler...Devletli ve sinifli toplumlara direnen halklari BARBAR kategorisinde anmislardir...Tarihi sinifli toplum tarihi olarak yanlis ele alan bati-düsünce merkezli ideolojilerr BILIMIN önünüde BILIM adi altinda degismez-degistirilemez olarak göstermislerdir.
Tarihin bu yanlis kaba yorumu bütün son 200 yilda ezilenlerin kurtulu teorilerine damgasini vurdugunu bilirsek nedne REEL sosyalizmin basarisizliga ugradigiini da aciklik getirebiliriz. Eger TARIHI-Uygarligi sadece devletci -sinifli toplumlarin ortaya cikmasiyla aciklarsak bütün günümüzdeki gelismelerde ona göre sekil alir ve aldi..Yani siniflaro lmadan insanligin bir gelisme sicrama yapmasi olanaksizdi gibi bir garip teori önümüzde duruyor...Madem devletci-sinifli toplumlarla tarih-Uygarlik baslatiliyor ozaman insanin insani ezmesi-sömümesi bir toplumsal KADER olarak önümüzde duruyor..........
Oysa ne insanlik ne de uygarlik tarihi sinifli toplumlarla baslamdigi gibi sinifli toplumlarla da yürümemistir...Bütün insanligin ortak buluslarina-icatlarina-gelismelrine egemen-devletci sistem kendi hanesine yazmis böyle göstermek icin her yola basvurmuistur...
Soldan da bilerek bilmeyerek bu egemen anlayisin düsünce sistemine katki olmustur hic ama hic istenmese de olan budur...Tarih sinifli toplumlarla baslarsa-Sinifli toplumlara girmeyen devletci toplumlara katilmayan kitalar-halklar ne olacak? Bütün toplumlar köleci-feodal sistemi yasamistir demek kadar bilimdisi bir düsünce yoktur..
Günümüzde dahi ne köleciligi ne de feodalizmi yasamadan kalan halklar vardir..Daha dogrusu tarihin devletci-sinifli-"Uygarlikli" toplumlarini disinda kalan insanlik hallar gercek komünal toplumsal yasami sinifli toplumlara karsi savunmus günümüze kadar direnis gelenklerini getirmis-tasirmistir..Zaten tarihin sinifli toplumlar düzeninde-döneminden günümüze gelene kadar ne kadar insani deger varsa bu SINIFLI-DEVLETLI TOPLUMLARIN disinda kalip onlara -devletli egemenlere karsi büyük direnislöer sergileyen insan topluluklarinda vardir...
Uygarligi devletin kurulusu-siniflarin ortaya cikisiyla bir tutmak kadar isanligin komünal mücadelerine aykiri bir sey olamaz..Bati düsünce merkeezli ideolojiler ne yazik ki bütün insanlik tarihini iki kategoriye ayirmis bunun dsinda hic bir secenek olamdigini insan toplumsal osyolojisine empoze etmistir..Aciklayamadiklari gelismeleri Asya bicim i üretim--Barbar halklar---tarihsiz uluslar-- olarak adlandirmislardir..
Insanligin bütün ortak bulus ve icatlarini kapitalizmin mecburi bir gelismesi-tarihin basmaklari olarak yanlis kategorize etmislerdir.
Tarihin illada sinifli bir toplum düzeni devletli toplum düzeni ile gelisitigini iddia etmeis olamk KADERRCILIKLE ayni görüsü paylasmaktir. Illada sinifli ve devletli toplumlar olamdan insanlik gelisemzsse ozaman sömürü-zulüm düzenlerine karsi niye insanlik karsi cikmis? Madem basmaklar var ozaman kapitalizmden sonrada sosyalizm gelecek sirada" demek kadar bilimdisi görüs olamaz..
Sosyalizm özünde komünal-demokratik-toplumsal yasamdir ve insan topluluklarinin esas olusum özüdür..4-5 bin yildir devletli-"Uygarligin"sömürü düzenlerinin-egemenlerin yikmaya calistigi insanligin bu temel kurulus özüdür...
Toplumsal olmayan insanlik yok olan insanlik-cildiran insanliktir..ki emperyalzimin yasayis sistemi insanin toplumsalligini yiktigi icin insanligin cildirmasindan basedilyor günümüzde..Atomlarina kadar insanligin duygu ve düsüncelerini -toplumsal komünal insansal özelliklerini yikamiyan 4-5 bin yildir ugrasan erkek-egemenlikli sinifli devlet simid dünyayi fiziki olarak yok olusa götürmektedir...Planet olarak gezegenizimizi yok etme durumu yasanmaktadir öcgözlü-hastalikli devletci-sinifli sömürü sisteminde...
Insanlik bir bütün olarak dünyanin her yerinde eski basmkli-mutlakli-kategorizeli avrupa merkezli düsüncelerin etkilerinden kurtularak cözüm gelsitirebilir.
Insanlik tarihinin olusum seyrini yanlis yorumlayip degismez-tartisilmaz kurallar olarak önümüze koyanlarin sosyolojisinden kurtulup insanligin son 20 bin yillik toplumsallasmasinin, son 4-5 bin yillik sinifli sömürücü devletli gelismesinin sifrelerini cözüp özgür devrimic sosyolojiye felsefeye yüzünü dönmesi gerekmektedir..
4-5 bin yilin her adiminda özgür insan emegi-kavgalari mücadelelri vardir..
Hallac-i Mansurlardan--Babeklere-Baba ishaklardan-Seyh bedreddinlere-Spartaküslerden-Pirsultanlara kadar bütün dünya insanliginin devletli-sinifli sistemlere girmeyisini-onlara karsi ölümüne savasimini görmek bilince cikarmak gerektir..Tarihin teknik ve alet-buluslarinin bütünün yapan insanlik son 200-3ßß senelik acgözlü kapitalizme insanligin bütün emeklerini hediye edemez.
Bütün insani teknik gelismelre insanin hizmetine karsiliklsiz sunulsun diye yapilmis bulunmustur...Newtondan-Arsimete-Edisondan-Alfred Nobelere kadar insanlik bir avuc karci teklci tüccarlar ordusu kar etsin diye yasmalarini bilimle gecirmemislerdir.Ama nasil olduda bütün insani ciatlari kendisine mal etti, kendisini ilerici yapti bu barbar sinifli sistem?
Bütün teknik-teknolojikk icatlari kapitalizme kim mal etti..Üretim -alet ve araclarinin gelsimini kim kapitalimze "tarihin ilerletici lokomatifi" adini takti?
Kim krallara karsi ölümüne mücadele veren köylülerin-emekcilerin ayaklanmalarini calip asirip kendisine mal edip ilerici" burjuva devrimi" diye hedie etti?
Kim bütün insansal gelsimeleri -emekcilerin ayaklanmalrini "Bujuvaziye karsi-kapitalizmin sömürgeciligine karsi olan ayaklanmalrini GERICI ilan etti?
Kim Meksika ayaklanmalrini "Amerika kapitalizmi feoadalizmi cözüyor, Meksika devrimi gerici rol oynuyor" diye yorumladi?
Kim Ingilterenin sömürgelestirdigi Hindistanda bu sömürgecilige karsi ayaklanan halklari "Barbar halklar" olarak andi,gösterdi..
20 bin yillik insanlik tarihi son devletli-sinifli-sömürülü düzenle baslamamistir.Tarih sosyolojik anlamda asla basmakli-sürekli ileriye ilerleyen düz cizgisel bir yol izlemez. Son 4-5 bin yillik sinifli toplumlara insanligin bütün hic bir zaman girmdeid. Bazi sosyoloklarin kategorize etmek istedikleri tarihi olaylar-olgular bütün dünya icin degismez kuralalra indirgenemz.Yani Kölesi toplum oalrak adlandirilan sistemler sadece dünyanin belirli merkezlerinde görülmüsütr. Bu sisteme hic girmeyen bir cok bölge-halklar kitalar vardir.Ilk basta orta-Asya halklari hic bir dönemde köleciligi yasamamislardir...Amerika-afrika da da böyledir.Ama bir dönemi bilinen tarihin bir dönemini inceleyip tarihin bütün cizgisinin böyle oldugunu varsaymak bilimdisi oldugunu artik göremk gerekir..Feodalizm denilen döneminde-kapitalizm dene döneminde dünya halklari aicisndan bir anlami olmamistir..
Ancak Avrupa merkezli düsüncenin böylesi kategorizeli yorumlari günümüzde insanlig zorlamktadir...örnegin üretim -alet ve araclarinin gelismedigi(gelistirilmedigi yerlere) geri-alet ve araclarin gelistirildigi yere ileri denilmesini ne ile aciklayabilecegiz...Bu mantikla üretim alet ve araclarinin en cok gelsitigi yerler Avrupa .ve Amerikayi saybiliriz o halde insanda-kültür-sanat da buralarda en cok gelismiso lmasi gerektir ama bugün Avrupaya bir kisa göz attigimizda en batakta oln en cok köle olarak calisan en cok kültürsüz-toplumsuz yasayan yerler olarak karsimiza cikmaktadir..En ilerici oldugun udüsündügümüz sinif proleteryadan eser yoktur...Ancak dünya seyahatlerine giden-bol bol porno filmleri dergileri üreten bireyci bencil egoist bir kisilik-insan yapisi ortaya cikistir...En ilerici insanlik böyle ise (Ki hic te böyle degildir) o zaman 3. dünyao larak adlandirdiklari topumlar ne yapsin?
tarihin devrimic yorumunda bilimsel görüsleri hic bir engel tabu olmadan özgürce-cesurca ele albilmek degilse nedir ozaman SOSYALISTLIK-DEVRIMCILIK? Insanligin kurtulus oylunu tikayan bütün dogmalara karsi amasiz bir bilimsel-özgür ideolojik mücadele vermek insanligin boynunuin borcu degilse nedir?
Bu anlamda Kuantum Felsefesini kavramak bir bütünü kavrmak özgürlügün sosyolojisini kavraktida.
okuyalim kavrayalim-tatisalim-düsünelim-özgürleselim-insanligin özgürlük sosyolojisini yapalim..dogmalarin sözcülügüne degil..
Selam ve saygilarla







Özgülügün Sosyolojisi nei le baslar?
"Kuantum fiziğinde ki gelişmelerle ulaşılan yeni doğa ve evren anlayışıyla birlikte, insanlık yeni bir zihniyet devrimiyle yüz yüze kalmıştır. Kuantum felsefesinin zihinsel açıdan bize sunmuş olduğu olanaklar yeni ve çok güçlü bir zihniyet (düşünce) patlamasının kapılarını ardına kadar açmaktadır. Mitolojik ve dini geleneğin oluşturmuş olduğu kalıp ve sınırlamalarla dondurulan insan zihni, daha sonra kaba maddeci ve determinist yaklaşımlar üzerinden ilerleyen kartezyenci bilim anlayışı ve bu anlayış temellinde şekillenen klasik fiziğin tekdüze ve sınırlayıcı, bir nevi kaderci yaklaşımlarıyla birlikte, mekanikçi, determinist, kalıpçı bir zihinsel sürece dönüştürülerek sürdürülmüştür. Bu yaklaşımların bütününe paradigma diyoruz. 20. yy. da zirvesini yaşayan bu paradigma, tarz ve yöntemde kimi değişimler yaşamış olsa da mantık olarak eski zihniyet kalıpları klasik bilim anlayışında da aşılamayarak çok çarpık bir biçimde sürdürülmüştür. Aşırı realist ve mekanik bakış açısı olan Kartezyenci bilim anlayışı bilimi kullanma mantığı ile doğalcı düşüncenin yeniden dirilişi olan Rönesanssın esnek hümanist doğacı özü ile ters düşerek yeniden doğuş felsefesinin ruhunu da saptırmıştır. Bilimdeki determinist yaklaşım toplumsal zihniyet üzerinde tekrardan mutlakıyetçi, zorunlulukçu ve kaderci anlayışı hakim kılarak, toplum tekrardan itaatkârlığa zora ve seçeneksizliğe mahkum edilmiştir.
Kuantum teorisi ile güneş merkezli dünya, evren anlayışları aşılmıştır. Merkez olgusunun tamamen insan kurgusundan ibaret olan bir yanılsama olduğu anlaşılmıştır. Ve bu egemen güçlerce zihnimize yerleştirilmiştir. Evrenimizin merkezinde ne dünya ne güneş ne de başka bir şey yoktur. Hiçbir şey evrenin merkezi değildir. Kuantum fiziği ile yeni bir evren ve oluşum gerçekliğine varılmıştır. Belli bir kısmı keşfedilen ve hala keşif faaliyetleri sürdürülen evrenin o sonsuz sınırsız ve sürekli değişim ve gelişim halinde olan yapısı karşısında, sarhoş olmamak, kendinden geçmemek elde değildir. İlk defa sınırsız ve her türlü olasılığın mümkün olduğu bir evrende insanoğlu özgür düşüncenin ve yeniden düşünmeye başlamanın fırsatını elde etmiştir. Hele hele kuanta olaylarında karşılaştığımız o acayip anlaşılmaz ve mevcut sağduyu anlayışımızın dışına çıkan şeyler de eklenince, yeni bir düşünce selinin başlaması kaçınılmaz hale gelmektedir.
İlk defa bu düzeyde bol seçenekli, iradeli, özgür tercih yapabilecek insan gerçeğine varabilmenin yolu açılmıştır. Bu temelde insanda şu ana dek görülmemiş düzeyde, kendi doğasının farkına varabilmenin olanakları ortaya çıkmış, yaratıcı gücünü ortaya çıkarabilecek yeni bir düşünce sürecinin başlangıç noktasına gelinmiştir. Bu anlamda denilebilir ki, evren insan şahsında yeni bir devrim niteliğinde kendisini düşünmeye ve anlamaya başlayacaktır. Başta zihniyet devrimi olmak üzere, tüm anlayış duygu ve davranışlarımızda kuanta olayları büyük bir rol oynayacağa benzemektedir.
Şu anda hem kendimize hem çevremize hem de hayata bakışımıza yön veren, belirleyen, mutlak sınırlar çizen bakış açısı belirlenmiş zihniyetten edindiğimiz alışkanlıklardır. Gerek kendi benliğimizde kurmuş olduğumuz kendimizle ilişkilerimiz gerekse çevre ile kurduğumuz ilişkilerimiz ağırlıkta kendi duygu düşünce ve irademizin dışında bir gelişim seyri içerisinde oluşmuşlardır. Bu oluşum gerçeğinden dolayıdır ki kendimizi yeterince açığa çıkarıp kendi öz benliğimizle, irademizle buluşamıyoruz. Kuanta felsefesi tamda bu noktalarda yeni bir düşünce imkânı yaratarak, insanın harikalar yaratabilecek duygu ve düşünce gücüne ulaşmasını sağlar. Bu temelde başta kendimizde olmak üzere çevremizde ve yaşadığımız evrende büyük bir değişim dinamiği ve yaratıcı gücü haline gelebiliriz.
Özünde sürekli değişim olduğu halde günümüzde zihniyette duygu ve davranışlarda değişmezmiş gibi yer edinen kavramalar vardır. Kuantum felsefesi ile bu izafi kavramların benliğimiz üzerinde geliştirmiş olduğu kalıp ve sınırlamalar aşılmak durumundadır. Düşünsel olarak sınırsızlığa doğru bir seyir içerisine girildiğinde duygu ve davranışlarımız, zannedildiği gibi toplumsallığın ve bireysel ahlakın dışında yıkıcı sorumsuz olmayacaktır. Toplumsal olgu bunu gerekli kılmaktadır. Doğa ile ilgilenip doğal yapıyla birlikte ulaşacağımız sınırsızlıklar sorumsuzluğu kabul edemez. Çünkü doğanın bile kendisince bir ahlakı vardır. Bu açıdan hem toplumsal ahlak hem de doğa ahlakı dışına çıkılmaması hususunda bilince varmak gereklidir. Aksi halde, eski sorumsuz, ahlaktan kopuk bilim anlayışıyla yaklaşılırsa insanlık ve doğa yeni bir felaket ile yüz yüze gelmekten kurtulamayacaktır. Yeni bir zihniyetin oluşumuna temel teşkil edecek olan kuantum felsefesi eski bilim anlayışındaki sapma ve yanlışlıkların aşılması noktasında da özeleştiri sayılabilecek bir rol üstlenmelidir.
Eski Ve Yeni Bilim Felsefesinin Taşıdığı Farklılıklar
Klasik Fizik
Bir fiziksel olgu ele alındığında irdelenen fiziksel olay belli bir belirlilik-kesinlik taşır ve bütün fiziksel olgular (büyüklükler) aynı anda ve istenilen doğrulukta ölçülebilir.
Evrenin geçmişinde yaşanmış bazı olaylar incelenerek gelecekleri belirlenebilir. İstisnai durumlar dışında belirlenmiş şeyler genel olarak doğrulanır. Gözlem ve deneylerde küçük hataların çıkabilme olasılığına karşın, yapılan yorumlamalar öngördüğümüz sonuçları verir. Klasik fizikte ayrıntı ve olası küçük hatalara önem verilmez; önemli olan yasanın doğruluğu ve geçerliliğidir.
Klasik fizik mantığında incelenen her sistem veya olay birbirinden bağımsız düşünülüp öyle ele alınır. Bir sistemi oluşturan ve birbirleri ile direkt bir iletişim olanağı bulunmayan olgular ayrı olarak ele alınır.
Klasik fizik mantığı ile incelenen olayda, gözlemci ile kullanılan deney aleti değişiklik göstermez. Çünkü klasik fizik anlayışında uzay- zaman-mekân olguları birbirinden ayrı bağımsız olarak düşünülür. Bununla birlikte bu olgular her zaman ve her yerde değişmez aynı ve mutlaktırlar.
Kuantum fiziğinde öngörülen olay ve olguları düşünme ve ele alma mantığı, felsefesi ise şöyle sıralanabilir.
Olay ve olguların incelenmesinde bütünlüklü yapıda olasılıklar denklemi olan Sehreödinger’in dalga denklemi olarak bilinen denklem kullanılır. Kullanılan bu denklem sonucu elde edilen veriler sonucunda konum momentum ve diğer nicelikler elde edilir.
Kuantum teorisi fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizliği (indeterminizmi) sokmuştur.
Parçacıklar söz konusu olduğunda her büyüklük olasılıklarla belirlenir. Ve geleceğe yönelik yapılacak tahminler, ancak olasılıklara dayanılarak yapılabilir. Örneğin bir parçacığın uzayın herhangi bir yerinde olması durumu hakkında ancak olasılıklara dayanılarak tahmin yürütülebilir. Burada kesinlik arz eden bir yaklaşımın sonuç alabilmesi olanaksızlaşır. Temel ilke olarak olasılık esas alınır.
Kuantum felsefesinde görünürde birbiri ile hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında bağlılaşım olabilir. Bunu elektron pozitron çarpışması sonucunda oluşan fotonların hareketinde gözlemlemek mümkündür. Aynı kaynaktan çıkan ve karşıt yönlere doğru hareket eden fotonlar birbiri ile bağlantılı biçimde hareket etmektedirler. Birinin yönü değiştirildiğinde diğer foton da onunla uyumlu olabilecek tarzda aynı değişikliği sergiler.
Kuantum felsefesinde, gözlenen gözlemci ve gözlem aleti birbiri ile bütünlük oluşturur. Klasik fizikte olduğu gibi bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemez. Gözlemcinin amacı niyeti mantığı vb. şeyleri gözlemciyi irdelenen olayın bir parçası haline getirir. Gözlem aletinden kaynaklanabilecek hata ve hataların olasılığı da göz önünde tutulur. Yine gözlenenin kaba görünümü hareketi dışında, iç deviniminin getirmiş olduğu çok yüzlü davranışlar da göz önünde tutularak, bir anlamda birbiri üzerinde oluşturdukları etkiler de hesaba katılarak olay ve olgular üzerinde doğru sonuçlara varılmaya çalışılır.
Kuantum felsefesi iki ayrı durumun bir anda bir arada olabilirliğini öngörür. İki durumun üst üste binmesi, aynı anda iki farklı durumda olma hali, iki farklı yerde olabilme olasılığının özellikle kuanta olaylarında görüldüğü gibi,kuantum dünyasında da mümkün olabileceğini savunur.
Klasik fizikçe evrensel çekim alanı olarak belirtilen her şeyin kendisince bir alan oluşturduğu tespiti, izafiyet teorisince, elektron alanlar olarak elektromanyetik alan şeklinde belirlenmiştir. Kuantum alanları ise fotonun kapladığı alan foton alanı olarak belirlenip adlandırıldığı gibi bütün parçacıkların içinde yer aldığı kendi alanları olarak tanımlanır. Yani atom altı parçacıklar dünyasında madde enerji ayrışımı dolayısıyla kütle manyetik alan ayrışması yapılmaz. Bir parçacığın alanı ayını zamanda parçacığın kendisidir.
Klasik fizik felsefesiyle kuantum felsefesinin geliştirmiş olduğu bu seçenekler genel kıyaslamalar temelinde olay ve olgulara bakışta bir farklılık arz eder.
Başta da belirttiğimiz gibi beynimiz -kuantum teorisinin hassas ölçülerine göre- yüzyıllardır geleneğin ve ölçücü bilimin çok kaba diyebileceğimiz ölçü aletleri ile determinist algılamaların etkisinde şekillenmiştir. Duyu organlarımız da aynı mantıkla bir algı ve kavrama körlüğü yaşamaktadır.
İlk kadın büyücülerden peygamberlere, peygamberlerden Thales gibi filozoflara, Thales’ten Einstein’a kadar bütün düşünürler birbirlerine yakın algılama yöntemleriyle hareket etmişlerdir. Einstein gibi bir deha bu tarz düşünüş tarzının zirvesine ulaşarak bir anlamda da bu düşünüş tarzının sonunu getirmiştir. Bunu yaparken de yeni bir düşünce yoluna girilmesine büyük katkıları olmuştur. Ancak kendisi doğadaki acayiplikleri kabullenememiştir. Einstein’a kadar uzanan eski bilimsel süreçlerde doğa olayları makro fizik kuramları ve matematikteki inceliklere rağmen hep kaba mantıkla ele alınmıştır. Yaratılan makro fizik kuramları bu kaba mantığın çerçevesini aşamamıştır. Bu anlayışın doğayla temasa geçmede ölçü aletlerini kullanarak kuruduğu ilişki, doğayı idealize etmekten öteye gidememiştir. Olaylar hep dıştan kaba geometrik yaklaşımlarla irdelenmiş olayın kendi içindeki potansiyelli, olayın iç geometrisi dikkate alınmamıştır. Olayın iç dinamiğine yani olayın kendi içinde kendini bir anda dönüştürebilecek olanakları ve bu olanakların bir anda potansiyel bir bütün olarak davranışa, kısacası olasılık denilen birikim dinamiğine dönüşebileceği hususu anlaşılamamıştır. Bu biçimci mekanik ve keskin mantık, kuanta olayları karşısında işlevsiz hale gelmektedir.
Bu kısa kıyaslama ve değerlendirmelerden sonra kuantum teorisinin yeni doğa evren ve insan tasvirleri ekseninde açığa çıkarmış olduğu temel ilke ve özelliklerini ele alalım. Bu ilke ve özelliklerin toplumsal alanda özellikle de insan olgusunda nasıl yaşandığı noktasına daha fazla yer vererek sosyolojik ve felsefi yönleri üzerinde duralım.
Belirsizlik ilkesi
Bu ilkeye göre bir taneciğin konumu ve hızı aynı anda tam bir duyarlılıkla ölçülemez. Örneğin bir taneciğin konumunu kesin olarak belirleyecek bir deney tasarlanırsa, onun momentumu tam olarak ölçülemez. Momentumu ölçülürse bu kez parçacığın konumu tespit edilemez. Daha basit bir deyişle eğer bir parçacığın tam olarak nerede olduğunu kesin olarak biliyorsak aynı anda taneciğin nereden geldiğini veya nereye gideceğini kesin olarak bilemeyiz. Yine bir parçacığın nasıl hareket etiğini bilirsek onun nerede olduğunu belirleyemeyiz. Bir parçacığın konumu ve hızı ayrı ayrı ölçülebilir. Ancak konumunu ve hızını aynı anda belirlemek, aynı dalga fonksiyonu içinde ele almak bir sonuca varmak için önümüzde sınırlamalar çıkar.
Bu ilke klasik fizikten temelli bir kopuşu sağlayan kuantum fiziğince ispatlanan en temel ilkedir. Klasik fizik, kesin olarak bilinemeyecek hiçbir şeyin olmadığını öngörür. Klasik fiziğe göre bir şeyin geçmişi ve günümüzdeki konumu bilinirse, o şeyin geleceği de büyük oranda belirlenebilir. Ancak kuantum dünyasındaki parçacıklar göstermiştir ki, parçacığın bir hususu belirlenince diğer hususu sonsuz belirsizlikler içerir. Yani kuantum fiziği olay ve olguları ele almada onun doğruluğu hakkında bir kanıya varmada belirlenimcilik değil, olasılıklardan hareket edilerek, doğruya yakın tahminde bulunmanın daha doğru bir yaklaşım olduğunu söylemektedir. Determinist mantık ve ölçü yöntemiyle doğadaki her şey bilinemez, çünkü doğa bizim mantık ve ölçülerimizin çok üstünde farklı işleyiş yasalarıyla hareket etmektedir.
Bu mantık ve ölçülerle daha karmaşık bir yapıya sahip belirsizliklerle dolu olan insanı anlamaya çalışıldığında, büyük yanlışlıklara düşüleceği ve kesin sonuç elde edilemeyeceği bilinmelidir. Bazı sonuçlar elde edilse de insan doğasınca kabullenilmediğinden sağlıksız ve yanlış sonuçlara varmanın ötesine gidilemez.
Makro ve mikro dünyanın doğal işleyişleri insanda da mevcuttur. Özellikle de atom altı (mikro) dünyada keşfedilmiş olan ilke özellik ve hareket yasaları akıllı bir organizma olan insan doğasında rahatça izlenebilmekte ve yaşanmaktadır.
İnsan olgusuna yaklaşılırken, determinist yaklaşım ve ölçüleri insan doğasına dayatmak, hakim kılmaya çalışmak yine insan doğasının kabul edemeyeceği kalıp ve kurallar dayatmak yerine, insan doğasının sistemi esas alınmalıdır. Determinist mantıkla tanrılar sınırlar oluşturulup köle olmaya koşulmamalıdır. Binlerce yıldır insanlık bu tarz mantıkla adeta kendi yaratımlarının esiri olarak yaşamaktadır. Bu da büyük toplumsal kaos ve acılara sebebiyet vermiştir. İnsanlık tarih boyunca en büyük acıları, köleliğin her biçimini ve esareti bu mantıktan dolayı yaşamıştır. En son Kartezyen anlayışın klasik kaba determinist yaklaşımı da bu tarihsel gerçekliği aşamamış, insanlığın ataerkil sistemde edindiği paradigmasını kendi bilimsel mantığı içinde sürdürmüştür. Bu mantık yapısından kaynaklı yaklaşımlara günlük yaşamda çokça rastlamak mümkündür. Bunlardan en belirgin biçimde kendisini ortaya koyan ak-kara mantığıdır. Bizim için bir şey ya ak ya da karadır. Bu mantıkla olay ve olguları ele aldığımızda diğer renklere yer vermeyerek, geliştirdiğimiz yorumlar veya hakkında verdiğimiz kararlar sağlıklı bir analiz geliştirmemizi kısıtlamaktadır. Bu algılama ilkesiyle bir şeye siyah denilmiş ise siyahtır. Çok kaba bir belirlemeyle ayrıntılar ve başka renkler de içerdiği hususu gözden kaçırılır pek dikkate alınmaz. Direkt ya siyah ya da beyaz demek çok kaba bir biçimde olguyu ve düşünceyi katletmek demektir.
Yoruma yol vermeme, yanlışlık olasılığını kabullenmeme, nokta koyma, durdurma, dondurma başka bir deyişle öldürmektir. Gerek doğal yapıda gerekse hayatın kendisinde kusursuz, , yorum gerektirmeyen şey hemen hemen yoktur. Gerek kendi benliğimizi ele almada gerekse çevremizle olan ilişkilerimiz bakımından mükemmel, sorgulamaya, yoruma, değişime yol vermeyen, muhafazakâr yaklaşımlar gelişmeyi engeller. Bu yaklaşımlar gelişmeyi ve değişimi engellidiği gibi hem kendi benliğimizle hem de çevremizle kurmuş olduğumuz ilişkilerimize de oldukça zarar veren bir yaklaşım olur. Bu bizi sağlıklı olmayan duygu, düşünce ve ruh hallerine doğru götürür. Bu mantık olay ve olgulara yaklaşımlarımızda da aynı sonucu ortaya çıkarır.
Belirsizlik makro dünyada her şeyi belirsizleştirme anlamında ele alınmamalıdır. Belirsizlik daha çok, mantık olarak olasılıklara yer verme bol seçenekli değişebilir bir doğada yaşadığımızın farkında olmak anlamına gelir. Belirsizlik ve olasılık aynı zamanda kader gibi dayatılan değişmez yapılar biçiminde zihinlerimizde kazınan şeylerin de değişebileceğini, bunun mümkün olduğunun kavranması anlamına da gelir. Doğanın olmasını yasaklanmadığı her şeyin gerçekleşmesi mümkündür.
Doğa tarafından hiçbir şey mutlak değişmez ve yasaklı olmadığına göre, mevcut sistemin mantığı tarafından insan doğasının kabullenemeyeceği şeylerin dayatılması karşısında, insanın yaratıcı gücü kendi özgür doğasıyla sağlayabileceği yeni yaratımları geliştirmesi bakımından, belirsizlik ve olasılık teorisinin anlaşılması büyük önem taşır. Bu felsefi kavramlar, insan ve doğa yapısına göre yaşamı özgür ve yaşanılır kılma bakımından da temel alınması gereken en uygun kavramlardır. İnsan doğasını anlama da doğru analiz ve izah getirmede, belirsizlik ve olasılık ilkeleri temel alınmak durumundadır. Bu yeni felsefi yaklaşımla evrene, doğaya, insana zenginlikleriyle bakabilmek anlayabilmek günümüzün gerçekleşmesi en zor zihniyet düzeyidir. Mutlak ve kesinlik peşinde koşan insanın birden belirsizlik ve olasılık mantığıyla düşünmeye başlaması kolay değildir. Kuantum felsefesinde açığa çıkan doğa işleyişinin yeni izahını Einstein’ın bile kabullenemediği bilinmektedir.
Belirsizlik olasılık aynı anda iki farklı konumda bulunma durumudur. Bunlar mevcut sağduyuyu aşan yeniliklerdir. İzafiyet teorisi ile klasik fiziği yıkan Einstein kartezyenci anlayışı bırakmak istememiştir. Einstein’a göre her şeyde bir kesinlik olmalıydı. Her şey tam olarak bilinebilirdi. Ancak kuantum dünyasındaki olaylar, bize bunun öyle olmadığını olmayabileceğini, dolayısıyla her şeyin kesinlik temelinde tam olarak bilinemeyeceğini, belirlenemeyeceğini göstermiştir. Kuanta olaylarının belirsiz aynı anda iki farklı durumda olma durumu karşısında Einstein, bir şey ya olmuştur ya da olmamıştır, ya buradadır ya da başka yerdedir biçiminde ele almıştır. Belirsizlik ve olasılık durumlarını birer ilke olarak kabullenmeyerek tanrının doğa olaylarında zar atamayacağını belirtir. Çünkü mantığında tanrı gibi determinist bir varlık yatmaktaydı. Bu söylemi de bu temel mantık yapısından ileri gelmektedir. Einstein’ın bu yaklaşımı karşısında ünlü kuantum kuramcısı Nils Bor şu cevabı vermektedir: Doğrudur sevgili tanrı zar atmaz ama zarlar tanrıyı oynamaktadır demektedir. Tanrı yani kesinlik, kuantum fiziği ve felsefesiyle belirginlik kazanan olasılıkların son biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
Aslında yaşamımızı ve tüm doğal olayları belirleyen tanrı veya determinist bir güç değildir. Olay ve olgulara yön kazandıran belirleyen asıl şey, rastlantı ve olasılıklardır. Akıllı bir varlık olan insan, yaşamını idame edebilmek ve geleceğini güvence altına alabilmek için hep bu belirsizliklerden kurtulma çabası içerisinde olmuştur. Her zaman kesinlik arayan insan bunu çok planlı, programlı ve bilinçli bir şekilde yapmaya çalıştığı halde, kendisini hiçbir zaman tam olarak rastlantı ve belirsizliklerden kurtaramamıştır. Çünkü kuantum düzeyindeki o belirsizlik durumu insanın kendi içinde kendi doğasın da vardır. Ne kadar netleşmiş bir durum da olsa, insanın içinde bir akıntı bir belirsizlik durumu hep vardır. Evren genelde belirsiz kaotik nicel ve nitel değişim dönüşümlere sahne olan bir yapıdadır. Bu nedenlerden ötürü belirsizlik ve kaos olgusu yeni bir bilim dalı biçiminde ele alınmaktadır. Bu bilim bütün olarak bilimsel gelişmeleri bir sentez içerisinde toplama iddiası taşımaktadır. Kaos bilimine göre, evrenin en büyük çoğunluğunda hâkim olan bizim mantığımızca düzenli olmayan nonlineer (düzenli olmayan) sistemler işlemektedir. Nicel birikimlerin nitel patlaması biçiminde de ele alabileceğimiz bu kaotik ortamda, kelebek etkisi olarak belirtilen durum yaşanabilmektedir. Hiç hesaba katılmayan şeylerin birikmesi ya da biriken şeylerin yeni bir duruma taşıyabilecek düzeye varması anında bir kelebeğin kanat çırpışının yaratacağı etki bile muazzam değişimi gerçekleştirmesine sebebiyet verebilmektedir. Yani son damlanın okyanus sularının karaya taşmasına neden olması gibi bir durum söz konusudur. İnsan burada, hiç hesaba katılmayan ancak ayrıntı bile denemeyecek bir şeyin koca bir olguyu belirlediğini görebilmektedir.
Kaos ve olasılık bağlamında birey olarak insanda yaşanan boyutunu ele alacak olursak, insanın yönünü belirlemede olasılıkların büyük rol oynadığını görebiliyoruz. İnsanın gerek iç ilişki ve çelişkileri gerekse de dış dünya ile olan ilişkilenmeleri belirsizlik ve olasılıklarla doludur. İnsan duygu, sezgi ve düşünce taramasından geçirilen olasılıklardan zorunlu dış dayatmalar olmadıkça kendisi için uygun olanları belirginleştirmeye çalışır. Bir durum belirginlik kazanmadan diğer tüm durumlar olasılık dâhilindedir. Hepsinin de gerçekleşebilme şansları vardır. Ancak insanın seçici iradesi bir olasılığı belirginleştirirken diğerlerini o an için devre dışı bırakır. Ancak bunun yanı sıra bir de insanın iradesi dışında insanı etkileyen ve belirleme gücünde olan şeyler vardır. İnsan bunlardan bir kısmını görür, hissedebilir ancak hiç düşünemediği olasılıklar da mevcuttur. Bunun bir de yerel olmayan ama insan psikolojisini, ruh hali ve algı süreçlerini etkileyen şeyler de vardır. Dolayısıyla insan bazen nereden nasıl etkilendiğini anlayamaz bile. Bunu en çok hisseden bunun farkına varan insanlar genelde çok hassas kendisiyle çevresiyle genel doğayla anı anına canlı bir ilişki içerisinde olan ve bu duyarlılıkla algılayan ve yaşayan insanlardır. Kaba mantık ve yüzeysel duygulara sahip insanlar bunu yeterince algılayamaz ve buna anlam da veremezler.
Kaos durumu insanın beli bunalım dönemlerini yaşadığı ve yeni kararlar verme durumu ile karşı karşıya olduğu dönemlerdir. Bu anlarda bazen değer biçmediğimiz bir şey, küçücük bir ayrıntı doğadaki hareket, renk, ses, soğuk, sıcak gibi iklimsel şartlar da kaos dönemlerinde insanın iyiyi ve kötüyü, yaşamı veya ölümü seçmesinde belirleyici etkenler olarak rol oynayabilir. Toplumsal olgunun kendisinde de ilişki ve çelişki arasındaki diyalektik evrimsel bir tarzda böyle işler.
Nitel dönüşümler toplumsal gerçeklik içerisinde öyle kolay kolay gerçekleşmemektedirler. Böylesi nitel değişim ve dönüşüm süreçlerinin yaşanabilmesi durumu beli bir toplumsal kaotik süreçlerde gerçekleşebilmektedir. Böylesi kaotik süreçler ileri-geri, iyi-kötü şeklinde ilerleme imkânlarına sahiptir. Olasılıkların fazlalaştığı durumun kendisi olan kaos dönemleri, az da olsa yaşam imkanlarına sahip hususlarda dahil, her türlü çıkışın gerçekleşebilmesinin mümkün olduğu süreçlerdir. Bu durumda en güçlünün kendisini hâkim kılabilme durumunun yanı sıra en zayıfın hatta hiç hesapta olmayan yeni bir çıkışın da ortaya çıkabilmesi ve yeni toplumsal şekillenmede belirleyici konuma yükselmesi de olasılık dâhilindedir. Önemli olan doğru tahlillerin yanı sıra yeni toplumsallığa yön verebilecek kadro ve örgütlülüklerin bilinç- irade durumudur. Kuantum dünyasında en küçük parçacıkların en temel parçacık olması ve en önemli rol üstlenmesi, maddi yapının gerek oluşumu gerekse bir aradalığını belirleyen konumda olmaları, küçüğün yani en küçük parçanın da büyük değişimlere damgasını vurabileceği hususu bu kanıyı güçlendirmektedir. Bu durum kaos ortamlarında daha fazla geçerli hale gelmektedir. Böylesi durumlar olasılıkların en fazla olduğu durumlardır.
Toplumsal kaos anlarında en zor konu doğru ile yanlışı bir birinden ayırmaktır. Çünkü hâkim olan yaşanmış sistem aşılmak üzeredir, ancak yenide henüz tam anlamıyla güç olamamıştır. Bu nedenden dolayı çözüm adına doğru-yanlış birçok şey kendini ifade etmek istemektedir. Bir kez doğru yöntem belirlen dimi yürümek bir o kadar kolaylaşmaktadır. Gerisini cesaret, inanç ve akıllı bir biçimde mücadele etmek belirleyecektir. Bazen de birçok gücün kavgası ve mücadelesi sonucunda birçok özelliği içinde barındıran ve hiçbir rengin tam olarak kendi rengini hâkim kılamadığı sonuçlar da ortaya çıkabilmektedir. Belirsizlik kaos ve olasılık bağlamında yeni mantığı kavrayabilmek için Kuantum teorisyeni fizikçilerin kullandığı ve kuantum felsefesinin özünü yansıtan ‘olmaz olmaz deme, olmaz olmaz’ Çin atasözünü hatırlatmakta yarar vardır.
Olabilirin anlamını kavrayamayanlar hep olabilecek şeyler karşısında şaşıracaklardır. Ama olabilirin oluru mümkündür. Bu anlayışla olay ve olgulara bakanlar olabilecek hiçbir şey karşısında şok olmazlar. Ancak insani ahlakın doğru güzel erdemiyle hareket edildiğinde bu felsefi yenilikler toplumsallığa ve insan doğasına göre bir sistemin yaratılmasını olanaklı kılabilir. Burada ideolojik amaç niyet önem kazanmaktadır. Yine sürekli bir akıntı içerisinde olan insanın seçimi oldukça önem taşımaktadır. Büyük bir enerji seli olan insanın olumlu veya olumsuz iyi veya kötüye doğru kayabilecek bir potansiyele sahip olması, dürüstlük saflık iyi amaçlar edinmesi oldukça hayatiyet arz etmektedir. Dolayısıyla belirsizlik durumu toplumsal alanda ahlakı yadsıyan bir durum değildir. Tam tersi insan doğasını kapsayabilecek insan doğasınca şekillenen bir toplumsal ahlakın yaratılışını da olanaklı kılar.
İkililik ilkesi:
Toplumsal düşünce tarihi boyunca insan zihninde çelişkiye neden olan ve felsefenin de ana bir gündemini oluşturan dualist yapı çeşitli peygamber, bilge ve filozoflar tarafından değişik biçimlerde yorumlanmaya çalışılmış bu konuda çeşitli görüş ve yaklaşımlar öne sürülmüştür. Ruh, beden, varlık, yokluk, yaşam, ölüm vb. gibi ikilemler pek doyurucu bir izaha kavuşturulamamıştır. Son olarak bilimsel yöntemin kurucularında sayılan Rene Descartes de bu ikililik olgusunu ele almıştır. Descartes keskin bir biçimde ruh ve beden ayrımına gitmiştir. Her şeyin merkezine radikal kuşkuya dayalı düşünceyi koyarak, bilinci ruhtan ruhu ise bedenden koparmıştır. Descartes’in bu anlayışı batı biliminin tümüne damgasını vurarak büyük tahribatlara yol açmıştır. İnsanı ruhsuz makine, ilişki biçimleri ve düşüncenin ürünü gibi anlaşılmaya yol açacak bir yöntemle ortaya koymuştur. Bu durum Einstein’ın büyük devrimci buluşuna kadar yorumlanarak böyle sürdürülmüştür. Einstein tarafından madde ile enerjinin özünde aynı şeyler olduğu, birinin diğerine dönüştüğü anlaşılınca bu sorun bir nevi çözümlenmiş oldu. Madde ile enerjinin aynı özün iki farklı yansıması biçimi olduğu durumu anlaşılınca, ruhun da bedenin başka bir biçimde yansıtılması olduğu sonucuna da varıldı. Ruh ile beden madde ile enerji, felsefi bakışta aynı şeylerdir.
Enerji maddenin ruhu durumundadır. Maddenin enerjiye enerjinin ise maddeye dönüşmesi maddenin hiçbir zaman yok olamayacağı sonucunu da doğurur. Bu toplumsal gerçeklik içinde geçerlidir. Bir olgu başka bir olguyu yok ederek kendisini var edemez. Onu geriletebilir, kendi kapsamına alabilir, bu temelde hâkim hale gelebilir ancak hiçbir zaman tam olarak yok edemez. Çünkü doğanın özünde yokluk değil, daha çok varlık ve oluşumun nicel ve nitel değişim dönüşümler biçimindeki sürekliliği söz konusudur. Yeni Felsefe, gerek dalga parçacık ikilemi, gerekse varlık yokluk ikilemlerini şöyle ifade etmektedir; ‘Varlık yokluk dualistlik çelişkili yapı hareketi varlıkla yokluğun karşı karşıya gelmesi yeni bir oluşumdur. Hareketin kendisidir. Varlık yokluk olmadan açılamaz. Hareketlenemez, özde oluş varlığın yokluğa karşı direnmesidir. Varlık yokluğu yokluk ise varlığı bitirmeye çalışırken sonuçta üçüncü bir eğilim olarak evren ortaya çıkmaktadır. Parçacık veya dalga tek başına olmamakta ancak birbiri ile ilişkili olması halinden ibarettir. Dolayısıyla oluşumu sentezleyebilmektedir.’ Doğanın temel yapı taşları olan kuarklar ve diğer tüm parçacıkların tümünde bu ikili durum mevcuttur. Kuarklar anti kuarklar, proton anti proton, elektron pozitron gibi tüm parçacıklar böylesi bir ikililiğe sahiptirler. Tek başına hareket ve oluşum sentezlenememektedir. Örneğin eksi yüklü olan ve esas elektrik yük taşıyıcısı elektronlar, pozitronlar olmadan yeni oluşumları sağlayabilecek işlevselliği yakalayamamaktadırlar. Elektronlar ancak karşıtı olan pozitronlarla bir araya geldiğinde foton dediğimiz ışığa dönüşebilmektedirler. Bu yapı tez-antitez-sentez biçiminde de ele alınabilir. Elektronları tez, pozitronları anti tez, bunun sonucunda yeni bir eğilim olarak foton dediğimiz ışık sentezlenmektedir.
İnsanın biyolojik doğumu da bu biçimde ele alınabilir. Kadını tez, erkeği anti tez, üçüncü bir şey sentez olarak çocuk oluşmaktadır. Bu ikili yapı gerek maddenin özünde gerekse zihinsel biçimlenişimizde gerekse de olay ve olguları ele alış tarzımızda çok belirgin bir biçimde yansımaktadır. Bu gerçeklik ruh-beden, madde-enerji, yaşam-ölüm, iyi-kötü, karanlık-aydınlık sıcak-soğuk ve daha birçok biçimde belirginlik kazanmıştır. Bunlardan bazıları göreli dolayısıyla bizim zihinsel yaratımlarımız sonucunda anlama kavuşmuş olsalar da doğa kendisini bu biçimde var etmektedir. Şu anki zihniyet yapılarımız tek seçeneklilik üzerinden şartlana gelmiştir. Bir şey bizim için ya iyidir ya da kötü, ya siyahtır ya da beyaz, ya dalgadır ya da parçacık, ya o olur ya da olmaz. Ancak kuantum fiziği ile doğa gerçekliğinden şunu öğrenmiş oluyoruz. Birlikte olabileceğine ihtimal vermediğimiz, bir arada var olamaz dediğimiz ve antagonist, uzlaşmaz çelişki olarak bildiğimiz çelişkiler bile eski anlamını yitirmektedir. Doğa bize en imkânsız bildiğimiz iki farklı hareketin bile yan yana olabileceğini ve birbirine zıt olsalar bile uyumu gösterebileceğini, en uzlaşmaz çelişkilerin dahi bir çatı altında uzlaşabileceği bunun için farklı seçenek ve noktalar geliştirebileceğini göstermektedir.
Doğada uzlaşmazlıktan çok uyum, uzlaşma ve tamamlayıcılık vardır. Örneğin oluşum ve hareket gerçekliği zıtlarını yok etmeden de mümkün olabilmektedirler. Var olmak bir arada yaşayabilmek en zıt kutuplarda seyretse dahi mümkün olabilmektedir. En önemlisi de şunu öğrenmiş oluyoruz ya o ya da öteki den çok, hem o hem de diğerinin birlikte var olabilirliğidir. Yine olay ve olguları ele almada, tek seçeneklilik tek yol yöntemi aşılmaktadır. Her şeyde en az iki olmak üzere birçok seçenek ve yol bulma olanağı vardır. Bu anlamda birçok yol ve yönteme sahip olmak yine bol seçeneklerle olguları ele almak böyle bir bakış açısı kazanmak büyük bir zihinsel devrim anlamına gelmektedir. İnsanda yaşanan ikili yapıyı yorumlayıp bu temelde kendi doğamızdaki şeyleri daha iyi kavrayabilirsek, gerek kendi benliğimizi ele almada gerekse çevremizi ele alıp yorumlayabilmede yeni ve çok daha sağlıklı bakış açılarına ulaşabiliriz.
İnsan olgusu hem iyi hem de kötü eğilimlere doğru yol almaya açık bir yapıdadır. Gerek kendisi gerekse çevresi tarafından iyi eğilimler edinmeye yol almaya çalıştığında iyi eğilimler insanda belirgin hale gelir. Aynı şekilde gerek kendisi gerekse çevresi kötü eğilimler edinmesinde rol oynar ise, insanda daha fazla kötü eğilimler baş gösterir. Ana ve babanın genetik özelliklerini taşımakla birlikte hiç kimse doğarken, iyi veya kötü değildir. Genetik özelliklerle kendi benliğinde baş gösteren şeyler ve çevresinden edindiği şeyler bireyin oluşmasında rol oynarlar. İnsan için yüzde yüz iyidir veya kötüdür denilemez. Öne çıkmış iyi veya kötü eğilimlerinden dolayı insan için yüzde yüz iyi veya kötüdür anlamı çıkmayabilir. İnsanda öne çıkmış iyi veya kötü eğilimler vardır, gerçekleşen iyi ile kötünün çatışmasıdır. Önemli olan iyi tarafın başarısını sağlayacak yöntemler ile onu güçlendirmektir. Işıktaki dalga parçacık ikileminin bir arada ve sürekli mücadele halinde olan gerçekliği gibi, insandaki iyi ile kötü eğilimler sürekli bir mücadele içerisindedir. Bu çatışmada baş aktör belirleyici güç ve irade insan gerçekliğinin kendisidir. Bu durumu toplumsal gerçeklik, çevre büyük ölçüde etkilese de, hatta kimi toplumsal yapı ve durumlarda belirleyici bir biçimde rol oynayabilse de benliğinin farkına varan özgür irade sahibi insanlar her halükarda kendi kendilerini, bazen toplumu dahi belirleyebilme gücünü ortaya koyabilirler. Bu açıdan bakılacak olursa iyilik ve kötülük yüzdelikleri karşısında inançsızlık veya tam inanç beslemek doğru değildir. Daha çok mücadelenin sürekliliği, değişimin ve gelişmenin mümkün olduğu kanısı ile yaklaşım geliştirmek daha gerçekçidir.
Bu gerçekliklere deneyimlerimizde de çokça rastlamaktayız. En iyi denilen birinin en son düşünebileceğimiz kötülükleri yapabildiği bolca görülen bir durumdur. Bunun yanı sıra bizce kötü özellikleri olan insanlarında bazen bizi şaşırtacak derecede iyi şeyler yapmışlardır. Anbean farklılaşabilen psikolojik bir yapıya sahip, en fazla değişim potansiyeli taşıyan insan olgusu, farklı bir yaklaşımla ele almayı gerektirir. Yeni Felsefenin, doğanın algı gücü ve küçük evren olarak tanımladığı insan, tüm evrensel yasaların kendisinde dile geldiği bir varlıktır. "Evreni anlamak ve çözmek istiyorsan insan çöz denmistir" İnsanı ele alma ve insan olgusuna yaklaşım böyle bir kapsam ve içerikte olursa ancak sağlıklı sonuçlar elde edilebilir. Dar basit kalıplarla insanı tanımak insanı yaratabilmek güç ve yanlış bir yaklaşım olmaktadır. Böylesi yaklaşımlar insanın algı ve anlam gücünü zedeler, yaratıcılığını sınırlar en büyük zorlamalarda bile kuru ve ufuksuz bir eylemcilikten öteye götüremez. Doğru algı ve anlam gücüne varıldığında bu büyük eylemciliği de beraberinde getirir.
Kuantum felsefesine göre insan olgusundaki bir özellikten yola çıkarak, bir bütün benlik üzerinde belirlemeci yaklaşımlara gidilemez. Sürekli olan iyi ile kötü eğilimlerin mücadelesinde belli süreçlerde sıçramalarla yeniliklerin gerçeklemesidir. Böylesi sıçramaların gerçekleştiği süreçlerde iyi bir özellik, oluşmuş kötü özellikleri alt edebilir. Aynı durum tersi için de geçerlidir. Bir insanın yapısını oluşturan birçok küçük sistemin yaratığı bütünlüktür. Ancak her küçük sistem kendi başına var olmaz genelde parçayı belirleyen bütündür. Parçanın bütün üzerinde devrimci rol oynaması durumu çok ender ve belirli süreçlerde mümkün olmaktadır. O açıdan bir şeyden yola çıkarak yargılara varmak ve tüm benliği ona sığdırmaya çalışmak olumlu ve doğru bir yaklaşım değildir. Dogmatik kaba maddeci anlayışı aşan kuantum felsefesi bize maddenin iç devinimi olduğunu ve bir anda büyük dönüşümler gerçekleştirebilecek potansiyeller taşıdığını göstermiştir. Hele hele konu çok karmaşık, büyük yaratıcılığı ve değişimleri gerçekleştirebilecek bir güç ve iradeye sahip düşünen bir varlık olarak insan olduğunda, ani değişim-dönüşümler yaşamasına asla şaşmamak gerekir. Bu açıdan ön yargılar oluşturup belirlenimci yaklaşımlar sergilemek, sağlıklı ilişki yorum ve çözümlere varmayı engeller. Dolayısıyla bu kaba determinist bir yaklaşım olur. Önyargı oluşturma ve ön yargılar üzerinden ilişki geliştirme yanlış olana götürür. Bireysel ön yargılar bireyler arasındaki ilişkileri zedelerken, oluşan veya oluşturulacak olan toplumsal ön yargılarda toplumsal ilişki ve gelişmeyi büyük ölçüde zedelerler. Buda bütün toplumsal yapıların birbirlerini daha yakından tanıması, kaynaşması ve birbirlerini sağlıklı çözümlemelerini, anlayabilmelerini de sekteye uğratır. İkililik ilkesi üzerinden doğa ve insan olgusunu kısaca böyle yorumlarken, sonuç olarak vardığımız nokta; İnsan ve doğa gerçekliğine ya ben ya sen mantığı ile değil, ben sen, biz hepimiz ve hatta doğadaki her şeyin var olduğunu öngören yeni bir zihniyet penceresinden bakmak gerektiği gerçeğidir.
Evrensel Bağıntı İlkesi
Doğadaki olay ve olgularda, hiçbir yerde direkt bağlılaşım olanağının bulunmadığı, birbiri ile olan iletişimlerinin gözlemlenemediği varlıklar arasında da bağlılaşımın olabileceğin öngörür. Evrenin kendisi şeylerin bütününden oluşur. Kuantum düşüncesiyle varılan bağlılaşım ise şeylerden çok şeyler arasındaki ilişkiler ağını ifade etmektedir. Kuantum düzeyinde keşfedilen ilişkilenmeler eski dar ve yerel bağıntı kuramını aşmaktadır. Özce kuantum felsefesinin yeni doğa ve evren tasvirlerinde ki ilişkilenmeleri yerel düz nedensel ilişkilerin çok ötesinde yerel olmayan soyut nedenleri de kapsar. Somut bağlar kadar soyut bağların da varlığı ve önemini ön görür. Bağların düz nedenlerin ötesinde şiirsel tarzda, dolaylı ve çoğu zaman direkt ve somut bağlar bağlamında izah edemeyeceği tarzda bağıntılar oluşabilmektedir. Zaten kuantumun kendisi de büyük anlamda F.Kapra’nın deyimiyle bu olmaktadır. “Atom altı parçacıklar şeyler değil, daha çok şeyler arasındaki bağıntılardır. Ve bu böylece sürer gider. Kuantum düzeyinde şeylere asla son veremezsiniz. Devamlı bağıntılarla uğraşırsınız. Doğadaki bütünleyicilik esas bağıntıdır. Atom altı dünyada bağıntılar, parçacık karşı parçacık ikilemini temel alınıp bu bağlam üzerinde durulmasıyla daha iyi anlaşılır.”
Parçacık fiziği teorisine göre aynı matematiksel ifade eğer geçmişten geleceğe ya da gelecekten geçmişe doğru bir elektron hareket ediyorsa bu aynı zamanda karşıt yöne doğru bir pozitronun hareket ettiğini ifade eder. Parçacık etkileşimleri uzayda sağa sola zamanda ise ileriye geriye doğru hareket eden (4 boyutlu evrenin) uzay zamanın herhangi bir yönüne dağılır. Bu etkileşimleri tanımlayabilmek için uzayın bütün bölgelerini olduğu kadar zamanın da bütün anlarını kaplayan haritalara ihtiyaç vardır. Bu haritalar uzay zaman diyagramları olarak bilinir. Hiçbir belli zaman yönüne sahip değildirler. Sonuç olarak onları kullanırken, önce ve sonra kavramları kullanılamaz. ,Bundan dolayı neden ve etki (sonuç) arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Bütün olaylar birbiri ile karşılıklı bağıntılıdır. Fakat bağıntılar klasik anlamda nedensel değildir. Bütünün etkileşimi sonucu belirlenmiş olmaktadır. Belirleyici olan düz çizgide zincirsel nedenler değildir. Atom altı olaylarda bütünle parçaları arasındaki ilişkiler ve etkileşimler onların varlıklarından daha önemlidir. Hareket vardır ama enikonu hareket edenler nesneler değildir. Faaliyet vardır ama failler ortada yoktur. Adeta görünmeyen bir gösteri söz konusudur.
Bunda hareketle bir toplum yorumlamasına gidersek, hiçbir şey yalnız başına tüm çevre hatta tüm doğal yapı düşünülmeden kendi özellikleriyle doğru bir biçimde izah edilemez. Bu açıdan birey toplumundan, erkek kandından, toplum doğadan, doğa ise evrenin bütünlüğünden yalıtılarak ele alınamaz. Bir bütün olarak birbiriyle iletişim ve bütünlük içeren bir evren gerçekliğinde yaşıyoruz. Evrendeki her şey bir özgünlüğe sahip olmakla birlikte organik paralel bir bağ biçiminde birbirine de bağlıdır. Bireyin bir özelliği bireyin tüm özelliklerinden ayrı düşünülemez. Fakat bir özellik bütünlüğü izah etmede büyük yetersizlikler içerir. Birey toplum, toplum doğa, doğa evren bütünlükleri parçayı belirlemede rol oynarlar. Bu açıdan birey parçayı ifadelendirirken bütünleyici sistem ilişkisini sağlayan toplumudur. Birey toplum, toplum doğa ilişkilerinin Kuantomik yorumunu geliştirip anlaşılır kılmakla şeylerin bağlılaşımları doğru tanımlanır ve çözümlenebilmeleri bakımından büyük hakikatlere ulaşabiliriz. Böylelikle özgünlük ya da özgürlük nasıl ve nereye kadar olabilir, nereye kadar olmalıdır yaklaşımı doğru ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra bağlılaşımın yani toplumsallığın kapsam ve sınırları nasıl ve nereye kadar olmalıdır savı da doğru bir tanım ve belirlemeye kavuşabilir. Önderliğin bahsettiği birey ile toplum, kadın ile erkek, toplum ile doğa arasındaki optimal dengede ancak bu temelde kurulabilir.
Canlılık esneklik özgür tercih ve sezgisellik ise doğanın diğer özelliklerini ifade etmektedir. Özgür olma istemi doğanın özünde vardır. Bağlılaşımı reddeden bir tarzda olmayan bu özgürlük istemi atom altı dünyada gözlemlenen olaylarda görülmüştür. Son derce hareketli ve kendi etrafında (Spin) dönüşler yapan elektronlar üzerinden deneyler yapılmıştır. Çembere alınan elektronların daha fazla hızlanma eğilimi içerisine girdiği, git gide daraltılan çemberin elektronlarda bu çembere karşı bir tahammülsüzlüğe neden olduğu ve kaçıp kurtulmaya yönelik eğilimini son derece hızlandırdığı gözlemlenmiştir. Elektronlarda dile gelen bu durum, dar kalıplara sığmaya, hapsedilmeye, nefessiz kılınmaya tahammül edemeyen doğanın temel bir özelliğini ifade etmektedir. Bu özellik İnsanda özgürlüğün temel bir eğilim olarak var olmasını sağlayan biçimde yaşanmaktadır. Özgür,yeni insan;‘Hiçbir yasa özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir’ diyor. Ve bu yasa insanda dile gelen en çarpıcı ve en güçlü yasadır.
Toplumsal tarih boyunca özellikle de ataerkil devletçi toplum gerçekliğinden günümüze kadar sömürüyü ön gören zihinsel ideolojik faaliyetler çeşitli yasa, kanun ve zor aygıtlarını devreye sokarak toplumsal gerçekliği egemenlik altında tutmaya çalışmışlardır. Fakat hiçbir sitem istediği tarzda sonsuz hâkimiyetini kuramamış ve bunu istediği gibi sürdürememiştir. Burada sistemleri yıkma veya değişime zorlayan olgu ise özgürlük eğiliminin kendi ifadesi olan demokratik komünal değerlerin direnmesi ve arayışları olmuştur. Ancak iktidarcı-hiyerarşik-devletçi mantığının insanda kötü özellikler yaratması iktidarın çok kodlu şifreler biçiminde kendisini gizlemesi olgusunu çözemeyen insanın iyi yanı olarak özgürlük eğilimi, devletçi zihniyeti aşamadığından karşıtına dönüşmekten sistemin birer mezhebi haline gelmekten kurtulamamıştır. Dolayısıyla yaklaşık beş bin yıldır ağırlıkta gelişen insanca olamayan insanın kötü yanıdır. Ancak en ölü toplumsallık bile özgürlük eğilimden tümden vazgeçmemiştir. İnsanın iyi tarafları fırsatını buldukça sel gibi büyüyüp en yıkılmaz sarsılmaz duvarları bile yerle bir edebilmişlerdir. Hassas, esnek ve sürekli akıntı yani değişim halinde olan toplumsallık ve doğa, özgürlükleri daraltan dar katı değişmez hiyerarşik yapılanmaları sistemleri kabullenemez. Onları kaldıramaz. Sürekli bu yapıyı aşma eğiliminde olur. Ve sürekli bunu aşabilmenin kendi içinde barındırdığı potansiyelini büyütmeyi esas alır.
Zorunluluk denilen şey, egemenlerin sürekli köle yetiştirmesinin teorisinden çıkmıştır. Zorunluluk istisnai durumlarda olur. Bu anlamda zorunluluğu bir ilke biçiminde ele almak ve kabullenmek köleleştiren ve yanlış bir anlayıştır. Doğada özellikle de insan doğasında işleyen zorunluluk değil, özgürlük yasasıdır. Doğadaki canlılık esneklik ve kuantum dünyasındaki parçacıklarda gözlemlenen özgür tercihler, özgürlük yasası bağlamında bize çok çarpıcı örnekler sunmaktadır. Zorunluluğu bir yasa biçiminde ele almak ve öyle algılamak özneden nesne olmaya doğru gitmenin yolunu ardına kadar açmaktadır. Egemenlik ve mutlaklıklar karşısında olasılık ve özgürlük kavramlarına yer vermek kuantum felsefesinin temel gerekliliklerindendir. Zorunluluk egemenliğin temel kavramlarındandır. Zorunluluğun bilincine varmak yalnız başına özgür olmak değildir. Bu köleci ahlaktan kaynaklanan bir yorumdur. Bunun yerine zorunluluğun bilincine varma ve onu aşma iradesini göstermeyi özgürlüğün temel ilkesi tarzında ele alma ve özgürlüğün bilincine varma ancak özgür ahlak sayılabilir.
Bunları belirtirken zorunlu olarak gerçekleşen veya gerçekleşmesi gereken şeylerin hiç olmadığını söyleyemeyiz. Fakat bu temel bir ilke veya özellik olarak ele alınamaz. Özellikle toplumsal sistem ilişki ve özellikler bağlamında esas alınması gereken ve temel bir ilke olarak işleyen özgürlük yasasıdır. Bu zorunluluğun bilincine varmak ve onu aşmak biçiminde dile getirmektedir. Yani onu aşma bir ön koşul olarak belirlendiğinde zorunluluğun aşılması söz konusudur. Zorunluluğun bir kader, bir yaşam ilkesi olarak kendisini sürdürmesi doğru değildir.
Diğer temel bir özellik ise sezgisellik olayıdır. Bilgiye olay ve olgulara ulaşmada temel ve önemli bir rol oynayan sezgiselliğe yer vermeyen kartezyenci anlayış, özellikle felsefi açıdan insan ufkunun daralması ve mekanik kalmasına sebebiyet vermiştir. Matematiksel formülasyonlar ve kesinlikçi düşünceciliği ile insanlığın duygu, sezgi ve ruhsal dünyası üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır. Bu yaklaşım genel doğa bilimlerinin yanı sıra en çok sosyal bilimlerde toplumsal gerçeklik ve insan üzerinde indirgemeci formüller biçiminde yaklaşımların geliştirilmesine yol açmıştır. Giderek bütün bilim dallarına hâkim olan bu anlayış olmuştur. Kaba maddeci ölçücü mantıkla toplumu ele alan Kartezyenizm toplumun doğal organik yapısını darbeleyerek, ruhsuz düz mekanik bir toplumsal yoruma yol açmıştır. Artık şu çok iyi bilinmektedir ki, insanın ruhsal sezgisel ve duygusal gerçekliği mekanik ölçülerle izah edilemez. 2 X 2= 4 eder yaklaşımı gibi matematiksel bir sonuç ile insan olgusunun o akışkan ve değişken yapısı yorumlanamaz çözümlenemez. Bu insan tabiatının kaldıramayacağı bir durumdur. Bu kartezyenci bilimcilik yaklaşımı batı toplumlarına birçok maddi imkân sunmasına rağmen, insanlığı ruhsallığından boşalttığı için, yüzlerce ruh bilim vb. kurumlaşmalarına rağmen din kadar insan olgusunu toplumsal yanıyla anlaşılır kılamaması onun kaba mekanikçiliğinden kaynaklanmaktadır. Bu ‘bilimsel yaklaşım’ sonuçta insanı bir makine gibi ruhsuz maneviyatsız ele almaya sebebiyet vererek, bilim adına insanda dinlerden daha büyük ve onarılması zor sonuçlara yol açmıştır.
Doğu mistisizmini hiçleştiren ve doğu insanını aşağılayan batı ölçücülüğü ve egemen bilimciliği, toplumsal maneviyatı ve ahlakı çözerek toplumun büyük bedeller ödenmesine neden olmuştur. Kuantum düzeyinde ulaştıkları doğa ve insan gerçekliğinin, doğunun mistik yorumlarıyla büyük bir paralellik içermesi ise bilim adamlarında büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Bu yeniden tanrı fikrine sarılmayı değil, insan ve doğa olgularının maddi ve manevi olarak bütünlüklü bir yoruma kavuşturulmasını ve yapılan yanlışların giderilmesinde yeni daha doğru ve daha doyurucu çözümlemelere ulaştırmalıdır.
Kuantum düzeyindeki yeni doğa gerçekliği doğal ve doğru olana ulaşmamız açısından yeni bir bilimsel temel oluşturmaktadır. Artık kaba ruhsuz bilim anlayışı aşılmış durumdadır. Elektron ile pozitronların çarpışması sonucu oluşan fotonların karşıt yönlerde hareket etmeleri esnasında birisinin yönüne müdahale edildiğinde diğerinin de aynı paralellikte hareket etmesi somut olduğu kadar soyut bağlılaşımın da var olduğunu göstermektedir. Parçacıklar örneğin elektron pozitron ikilemi dünyanın bir ucundan diğer ucuna birbiri ile telepati yolu ile iletişim kurabilmektedirler. Doğadaki bu gerçeklikler bize düşüncenin salt somut kaba maddi olgularla değil, başta maddenin ruhsallığı olmak üzere sezgilere de büyük önem vermemizi öngörmektedir.
Doğanın diğer bir özelliği ise özgür tercih olayıdır. Parçacıklar öyle rast gele bir araya gelip yeni bileşim ve oluşumlar oluşturmazlar. Örneğin bir foton hareket ederken o çevrede bulunan tüm elektronlar titreşmeye başlarlar. Foton oradaki tüm elektronların nabzını yokladıktan sonra, içlerinden bir tanesinde karar kılar ve gidip onunla birleşir. Foton bütünleştiği elektronda karar kılmadan önce herhangi bir elektronla da ilişkilenebilir. Bütün bu elektronlardan birini seçmek olanak dâhilindedir. Foton bol miktarda tercih yapma olanağına sahiptir. Amiyane tabirle kanının kaynadığı beğendiği elektronda karar kılması parçacığın özgür iradesi ile gerçekleşmektedir. Bu tarzda bol seçeneklilik ve özgür tercihlilik doğanın özünde mevcuttur. Bunu kuantumcu toplum felsefesince ele aldığımızda gerek birey gerek ise toplum olarak yaşam anlayışımızda çeşitliliğe yer vermek durumundayız. Bunun yanı sıra zihniyet yapılarımız seçenekleri iyi tahlil edebilmeli ve özgür iradesince kendisini kararlaştırabilmelidir. Eski kaba atomcu madde oluşum fikri çeşitlilik çokluk, renklilik, paralellik ruhsal organik bütünlük gibi kavram ve içeriklere yer vermemekteydi. Yada bu yaklaşım çok sınırlıydı.
Kuantumcu oluşum ve madde teorisi ile yapılan yeni doğa tasvirleri bu saydığımız tüm özellikleri içermektedir. Özellikle maddenin oluşumu, biçimi ve mantığı bütünün ve bu bütün içerisinde çokluğun inanılmaz bağlarla ilişki içinde olması, en küçüğün temel taşlar olabildiği, en hayati misyonlar üstlenebildiği ve yine oluşumun küçük parçacıkların küçük sistemlerinin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği düşüncesi, toplumsal ilişkilerin kuruluşunda da geçerlidir. Küçük tekli ilişki ve sistemler çokluk ve bütün olan toplumun temel taşlarıdırlar. Toplumsal olguda değişim yaratma mantığı büyük-genel sistemin küçük sistemlerin bir araya gelmesiyle oluşup anlam kazandığı, küçük sistemlerin de ancak bu büyük-genel sistemle var olabileceği gerçekliğine dayanmak durumundadır.
Son bilimsel verilerle toplumsal sistemi açıklama tam başarılmış olmaktan uzaktır. Bugün itibarıyla son bilimsel verilere en yakın duran toplumsal sistem Konfederalizm olmaktadır. Özellikle Kuantum felsefesi ile evren doğa ve atom altı dünyaya bakıldığında bu daha çarpıcı görülmektedir. Toplumsal sistemi kuantomik düşünmek bize çok şey kazandıracağa benzemektedir. Aksi halde üsten yaklaşımlarla kalıcı, doğru ve gerçekçi çözümlere ulaşılamaz. Parçacıkların bir araya gelmesi ekip oluşturmasına benzer bir biçimde birkaç ekibin bir araya gelip başka bir ekip oluşturması kuantum felsefesinin örgütlenme tarzını yansıtmaktadır. Bu konfederalizm örgütlenmesini ve onun mantığını ortaya koymaktadır. Çeşitli biçimlerde dağınık olan ve güçsüzleşen şeyleri bir araya getirme onları güçlendirecek bir biçimde örgütleme ve bu örgütlülükleri bir üst örgütleme içerisinde toparlama bütünleştirme durumudur. İnsan toplumu açısından da bu durum güç olma, irade kazanma ve yeni bir sistemle alttan üste doğru örgütlenmedir. "
Sosyal Bilimler Akedemisi
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Yadigar
yoldaş
yoldaş


Kayıt: Sep 21, 2005
Mesajlar: 147

Ofline

MesajTarih: Sun Dec 20, 2009 3:33 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Tarihin dogru cözülememsi gecmisin dogru cözülememsi gelcegimizinde dogru kurulamamsi demektir. kapitalimzle yarisan bir "sosyalizm" kapitalizme göre bir "sosalizm"oldugu icin aslina geri dönmek zorundadir. Cünkü temel aldigi tez sadece kapitalizme karsi olmak olarak adlandirmaktadir Reel sosyalist bakis oysa muhatap kapitalimz degil en genel anlamda toplumsal insanliktir.Kurulus yeni kurulus ancak ve ancak tarihin ilerici bütün sinif ve güclerince Alternatif olan komünal toplumun yeniden daha üst bir boyutta üretilebilmesi ile basarilabilinir.Verili var olan karsi cikmak sadece bir gercege parmak basmaktan öteye gitmez.Dünya halklarini bütünü zaten kapitalist sisteme karsidir.ama yenisi nasildir nasil kurulacak noktasi en cok zorlanan noktadir.Bu anlamda bütün sosyalistlerin bas ödevi-görevi bütün toplumu kurtulusa götürecek Alternatif komünal-toplumsal-sosyalist yasami simdiden sistemin icinde sisteme ragmen kurabilmektir.Sistemin yikilmasini beklemek sosyalizmi bilinemez bir tarihe ertelemek olurki , bugüne kadar olanda budur.Oysa bilimsel gelismelere baktigimiz zaman kuantum teorisini sosyalist Felsefeye uyarladigimiz zaman ortaya cikan sonuc bugünden toplumsallasmayi toplumun icinde kurabilecegimiz gercegidir.Yani bilinmez bir tarihte yikilacak sistemden sonra kurulacak sosyalizm degil simdi bütün kitlelerle birlikte komünal yasamin ilk özgür taslarini döseyebielcegimizi görebilmemiz gerkemktedir.Oysa sistem bize "Hayir böyle degil sizin kuracaginiz sistem"diye bütün gelismeleri carpitabilmekte, sürecleri kendisi ile yarislara tasiyip-kiyaslamalar yapip kendine benzeterek icten sosyalist gücleri-ilerici insanligi icten teslim albilmektedir. Sovyetlere bunu dayatmislar-Cin°i böylesine yanlarina cekmislerdir.
Hayir tarih hicte düz bir cizgi kitabi bir basmak izlememektedir. Önceden belirlenen hic bir cetvelli yol yoktur olamaz.Bilimdisidir bu tür önceden cizilen yollar.Ancak dalektik yasada olan öngörüler olabilir ve zaten tarihte insan bilinciyle birlikte cok secenekli olasiliklar-olabilirlikler üzerinde yorumlanbilir.
Sosyalizmi ertelem yerine zaten insanligin toplumsal kök hücresinde olan toplumsalligi bugünden sistemlerin icinde örmek gerekmektedir. Devletli sinifli sistemi yasiyoruz"diye devletli sinifli sistemde varolan toplumsalligi örgütlemiyecegizmi demektir.Kapitalist sistemin icinde kapitalizme ragmen onun Alternatifi-yeni insani-özgür insani-yeni toplumu yaratabiliriz...Tarihte bunun böyle oldugunu bize göstermistir yüzlerce örnekleriyle.Krallari nyaninda sürekli onlara karsi olan komünal yasam varolmstur.Firavunlara karsi mutlaka bayrak acanlar baska bir yol bulmustur.Köleci imparatorlara karsi cikanlar hep varolmustur.Kapitalizmde de sürekli bu son sömürücü sisteme basidnan bu yana ayaklananlar varolmustur.sinifli toplum bir düz cizgili kader degildir ama böyle yorumlanmistir...Sinifli-devletli toplum özünde özgür-esit toplumdan bir sapmadir tarihte ve kanserli bir hücredir.Insanligi sarmis bitirmek istemektedir.Ama hicte tarihin ilerlemesi icin zorunlu bir durak degildir.Ne azikki böylesi yorumlar sosyalizmin mücadelelrinin önünü karartmistir.
Önümüz bilimsel sosyalzmle acilmaktadir,acilacaktir.
Zihniyet devrimi denilen devrimin yapilmasi gerekmektedir.Topyekün tarihin yeniden dogru kavramlarla aciklanip egemen karartmalardan kurtarilmasi,reel sosyalist" carpitmalardan arindirilip yolun acilamsi gerekmektedir.Bu bütün sosyalizm ugruna mücedelelrini hic eksik etmiyen insan topluluklarina karsi yapilabilecek insani bir cikis,sosyalist görevlerimize karsi bir sorumlulugun geregidir
.....




“...Etnik gurupların, tüm zorluklara dayanarak açlığa, hastalıklara ve saldırılara karşı koyarak çölleri dağlar ve ormanların derinliklerinde yaşamayı başarmaları bile insanlık adına büyük bir demokratik birikimdir. Halk guruplarının tüm bu sınır tanımaz imha seferlerine karşı dağların orman ve çöllerin derinliklerinde geçirdikleri tüm zamanları demokrasi tarihini yazmayıp kimin adına yazacağız? Yâda hiç bahsetmeyip yok mu sayacağız? Tarih böyle anlam bulabilir mi? Bulsa bile zorbalığın gaspçılığın anlamlılığından öteye geçebilir mi? küçük bir aşiret direnişinin bile ne kadar destanlara konu olduğunu anlamaya çalışırsak göçebelerin, etnisitenin demokratik değerini daha iyi anlamış oluruz...”

Tarihin düz ve kesintisiz bir çizgi halinde gelişmediği, karşılıklı çelişki ve çatışma içerisinde geliştiği söylenen bir gerçek olmasına rağmen, en fazla unutulan, değerlendirme konusu dahi yapılmayan da bu gerçekliktir. Bu durum en fazla da sosyal bilimciler tarafından tarihsel gelişmeler anlatılırken göz ardı edilmektedir. Tarihi ve toplumu Sümerlerle başlatmaları -ki bu devletin başlangıcıdır- öncesini görmemeleri, “ilkel” diyerek küçümsemeleri bunun en açık ifadesidir. Oysa evrendeki hiçbir olay ve olgu partneri olmadan oluşmaz. Partner göz ardı edilerek olgu, doğru ve tam bir izaha kavuşturulamaz. Bunu izah etmeye çalışmak en hafif deyimle çarpıtmak ve manipüle etmektir. Sınıflı toplum tarihi bu anlamda çarpıtma ve manipülelerle doludur. Ezilenler, emekçiler ve halklar adına hareket ettiklerini söyleyenlerin de bunun dışına çıkmamaları bu değirmene su taşımalarından öteye bir işlevleri olmamıştır.

Uğrunda mücadele edilen değerlere ters düşmemenin ilk ve en önemli yolu çarpıtma ve manipülelerle oluşan zihniyet çemberini kırarak dışına çıkmaktır. Bu olmazsa ne kadar görkemli bir mücadele ve fedakârlık gösterilirse gösterilsin, sonuçta gelinen nokta aynı olacaktır. Reel sosyalizm pratiği bu konuda anlamlı derslerle doludur. “Tilkinin dönüp dolaştığı yer kürkçü dükkânıdır” deyiminde olduğu gibi, başlandığı noktaya gelmek kaçınılmaz olur. Bunu aşmanın yolu; sistemin bilme sınırlarına ulaşma ve aşma, sistemin oluşturduğu zihniyet kalıplarını, düşünce formatlarını kırma, yeni bir zihniyet ve düşünce yaratmaktan geçmektedir. buna; “Zihniyet devrimi” denmektedir. Paradigmal değişim, özü itibariyle zihniyet değişimidir. Zihniyet devrimi gerçekleştirilmeden yapılacak her türlü değerlendirme yetersizlik ve yanlışlıklarla dolu olacaktır. O yüzden zihniyet devrimi veya yeni paradigmaya giriş işin şifresi ve gerçekliği aramanın anahtarı durumundadır. Yanlış anahtarlarla kapının açılabileceği görülmüş müdür? Bunu yapmaya çalışmak akıntıya karşı kürek çekmek olacaktır.

Bu genel değerlendirmeleri şunun için yapıyoruz: Zihniyet devrimi yapılmadan doğru yapmanın imkânı yoktur. Zihniyet devrimi işin amentüsü gibidir. Kavramlardaki bu kadar farklılığın ve muğlâklığın altında yatan gerçeklik budur. Geçmişin zihniyet kalıntıları ve paradigmayla olay ve olgulara yaklaşıldığında ortaya çıkacak sonuç, eskiyi tekrarı olacaktır.




Kapitalizmi ayakta tutuan onlarin tank-tüfek-silahlari olmus olsaydi insanlik coktan bi illetten kurtulabilirdi!!!Ne yazikki kapitalizmi ayakta tutan onun ideolojik egemenligidir ve dogru cözümlenememsi Alternatiinin dogru ortaya konulamamasidir
Kapitalizmi ayakta tutan siniflar isciler-köylüler-bütün calisan sinif ve tabakalardir!!!Kapitalizm tek yanli ve zor ile ayakt kalma yönü zayiftir asil olan belirleyen yön egemenlerin düsünce sistemlerini yirtip atamiyan alternatif hareketlerdir. Kapitalizmin asil hakimiyeti deolojik hakimiyetitindendir...sosyalizmi de kendince carpitabilmesi kendine calistirmasi son yüzyilda acikca görülümstür.Kosjkoca sovyetler o kapitalist tezlerle yikilmis onunla yarisma icinde cökmüs,cürümüstür.Cin onu en cok ayakta tutan emperyalizme serum olan sistemdir bu gün. Nasil olduda kapitalizme alternatif olmasi gerkenler kapitalizme tapmiya basladilar? Yanlisliklarimizi karsi elestirel yaklasmamizi bile sansürleyen zihniyet; kutsal kitaplarda gecen bir tek satirin dahi degistirilemiyecegini söyleyen dincilerden daha dinci-tutculardan daha tutucu degilse nedir?
Sosyalizmin tartismasina bile tahammülü olmayan kafalar yasatmiyorda kim yasatmis oluyor bu emperyal isitemi?
Sistem önce kendimizde icimizde yasiyor...neyi nasil yikacagizda neyi nasil yapacagiz? Önce kedimizden baslamiyacakmiyiz halami disa yönelik propagandadan vazgecmiyecegiz? emperyalizmi kapitalizmi bilmeyen bir tek birey kalmismmi gezegenizmde..Sorular cogaltilabilinir daha..Asil olan..

"Icini temizlemiyen disini temizleyemez" Mevlanana sözünü güncellestirebilmek, kendi aramizdaki tartismalari bir üst boyutta ideolojik yetkinliklerle gelistirebilmek alternatiflar üretip ideolojik hakimiyetini kirabilmektir egemenlerin.




Celiski-(Antogonizma) siniflar
Sınıflı toplumun değerlerine göbekten bağımlılık içinde oluşan bütün sınıf kategorileri, çelişkinin genel yelpazesinin ister en dibinde, ister ortasında ve isterse en tepesinde yer alsınlar sistemin uzlaşmaz çelişkisini oluşturamazlar. Sınıflı toplum, esas olarak komünal demokratik toplum değerleri ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Sınıflı toplum sistemi, ortaya çıktığı andan itibaren ve tarih boyunca da değişik formlar altında varlığını sürdüren konumuyla, temelde komünal demokratik değerlerle uzlaşmaz bir çelişki içinde olmayı ifade eder. Burada esas olarak birbirine indirgenemez olan, toplumun komünal-demokratik değerleri ile sınıflı ve devletçi toplum değerleridir. Sınıflı toplumun başlangıcından ve günümüze değin başat ve uzlaşmaz bir çelişkiden bahsedilecekse, bu, toplumcu öğeler ile toplumcu olmayan öğeler arasındaki çelişkidir. Hayatın pratik akışında tarihin esas itici çelişkisi, toplumsal ve toplumsal olmayan yapılar arasındaki mücadelede odaklanmaktadır. Toplumsal gelişim anlamında tarihin temel tezi ve antitezi, bu iki yapı arasındaki karşıtlık ve bu karşıtlıktan doğan mücadele ile belirlenmektedir.
Sınıflı toplum hiçbir surette toplumsal değerler adına bir var oluş tezi değildir. En temelde insan toplumsallığına karşıt bir tezdir ve onunla sürekli bir mücadele içindedir. Nitekim sınıflı toplum daha başından itibaren doğal toplum dediğimiz insanlığın bu ilk toplumsal formu ile bir çelişki içinde doğmuş, onun dayanak noktalarını parçaladığı oranda kendi dayanak noktalarını oluşturmuştur. Özellikle bu konuda çelişkinin esas özüne inme bakımından daha somut ve daha temelli bir çözümleme yaklaşımını sunan Bir Halkı Savunmak adlı eserinde şunları belirtmektedir
“Sosyal bilimin en temel eksikliklerinden biri, tarih boyunca doğalında diyalektik bir ikilemi yaşaması gereken hiyerarşik ve devlet bağlamlı toplumların diğer ucunu -partner göstermemesidir.
Sanki tarih çelişkisiz, hâkim toplumsal sistemin çizgisel gelişiminden ibarettir.

Her olgusal gelişmede gözlemlendiği gibi, tarih boyunca hiyerarşik ve devletli toplum da zıddı rolünde olan doğal toplumsal değerlerle çelişki halinde gelişir.

Onunla beslenerek büyür, gelişir, çeşitlenir. Doğal toplumun gücünü küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu niteliğindeki kurumları doğar. Yine nasıl dokulardan organ ve sistemler doğarsa, doğal toplumun ilkel kurumlarından –ilkel hiyerarşik kurumlar- da diğer gelişmiş organlar ve toplumsal sistemleri doğar. Doğal toplum bastırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama asla yok edilemez. Çünkü o zaman toplum olmaktan çıkılır. Sosyal bilimin bu tespiti yapamaması büyük eksikliktir. Hiyerarşi ve devleti besleyen, doğal toplumların milyon yıllara dayanan oluşum gerçeğidir. Diyalektik ikilem başka nasıl doğabilir? Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak demektir. Bu büyük hata, yanılgı ve yanlış yapılmıştır. Hele Marksizm gibi iddialı bir yaklaşımın komünal dedikleri doğal toplumu sanki ömrü binlerce yıl önce bitmiş, yok olmuş bir sistem gibi algılamaları bu olumsuzluğu daha çok körüklemiştir.
Doğal toplum hiçbir zaman bitmedi.
Zıtlarını beslemesine rağmen tükenmedi. Kendini hep var edebildi. Etnisite, köle ve serflerin dayanakları olarak, işçi sınıflaşmasının aşılması ve yeni toplumun yükseldiği zemin olarak, çöldeki ve ormandaki göçebe toplum olarak, özgür köylü ve ana varlıklı aile olarak, tüm tahriplere rağmen toplumun yaşayan ahlakı olarak varlığını hiç eksik etmedi. Sanıldığının aksine toplumun ilerletici motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkâr etmek doğru olmaz. O sadece tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman, dağ, çöl göçebesidir. Form olarak yaşadıkları etnisite –kabile, aşiret, halk- hareketleridir. Etnisitenin binlerce yıldır her tür amansız saldırılara ve doğal zorluklara dayanarak ayakta kalma gücüdür. Yarattıkları direnme kültürü, destanları, dilleri, saf, soylu insani değerleri, ahlaklarıdır.”
Bu tarihsel gerçeklik görülmeden sadece kapitalist toplumun maddi ve sosyal yapı çözümlemesinden hareketle tarihin esas itici ve uzlaşmaz çelişkisini dar sınıf yapılarına, kapitalist toplumda ise bunu burjuva ile proletarya arasındaki çelişkiye indirgemek Marksist tarih tezinin en önemli bir yanlışlığı olmuştur. Şüphesiz burjuva ile proletarya arasındaki çelişkinin mahiyeti ve önemi göz ardı edilemez bir çelişkidir. Tarihsel anlamda sınıf çelişkisi vardır ve tarihsel bir dinamik olarak rolü inkâr edilemez. Ama asli anlamda bir toplumsal çelişki olmadığı, salt proletaryaya dayandırılan bir mücadele stratejisinin var sayıldığı anlamda toplumun temel kurtuluş perspektifini oluşturmadığı bizzat ilerleyen hayatın kendisi bunu ispatlamıştır. Konuya ilişkin yine şunları belirtmektedir:
“Sanıldığının aksine, kapitaliste karşı işçi, antagonist denilen çelişki türü içinde değildir. Günümüz kapitalizmine baktığımızda, iyi bir işi ve ücreti olan işçi, toplumun kaymak tabakasından sayılır. Sistemden asıl darbe yiyenler muazzam işsizler ordusu, sömürge halklar, etnik ve dini gruplar, ezici kadın kesimidir; yine çocuklar ve gençlerin durumu, ihtiyarlık, eko-çevre sistemi iç çelişkileri, kapitalist toplum içinde çıkar ağlarındaki kademe çelişkileri, köy-kent, büyük-küçük kent, bilim-iktidar, ahlak-sistem, asker-siyaset vb. yüzlerce çelişki odağı sistemi belirlemektedir. Tüm bu olguları temel almadan sistemin en rahat yönetebileceği, ayrıcalıklı işçiye dayanan bir devrim-değişim teorisinin fazla şansı olmayacağı derinlikli bir toplum anlayışıyla fark edilebilir.”
Kapitalist toplum, sınıflı toplumun daha derinlik ve daha genellilik kazanmış bir biçimi olarak tanımlanabilir. Bu anlamda bu toplum biçiminin kendine özgü bir yapısı olacağı gibi, çelişkileri, kendine özgü bir nitelik arz edebilir. Bu toplum biçiminin niteliği ne olursa olsun o, sınıflı uygarlığın bir devamı niteliğindedir. Tarihsel mayasını buradan almakta ve kendisini bu yapı değerleri üzerinden var etmektedir. Dolayısı ile bu toplum biçimi ile karşıtlık içinde olacak olan doğal toplum dediğimiz komünal ve özgürlükçü değerlerin direnmesi olacaktır. Kapitalist toplumun var oluş doğasına bağlı olarak kendisini var etmiş olan yapılar bir çelişki içinde olsalar bile onunla uzlaşmaz bir yapıyı oluşturamazlar. Çünkü kapitalist toplum kendi karşıtını kendi bağrında doğurmamaktadır. O tarihsel açıdan, özgürlükçü ve eşitlikçi değerler ile bir karşıtlık içinde var olmaktadır.
Çok sınırlı bir değerlendirme niteliğinde de olsa, antagonizmanın mantığına ilişkin ortaya konulan bu değerlendirme ile amaçlanan, toplumsal tarihin temel çelişkisinin hangi yapılar üzerinden geliştiği, dolayısıyla söz konusu edilen bu çelişkinin doğasına ilişkin bir takım sonuçlara ulaşmaktır. Kuşkusuz toplumsal tarihin somut bir gerçekliği olarak sınıfa ve sınıfa dayanmayan toplum biçimleri şeklinde oluşa gelen tarihin temel çelişkisini uzlaşmaz bir karşıtlık içinde açıklamaya çalışırken, bunun doğru bir mantık yapısı içinde olabildiğince doğru anlaşılmasında yarar vardır. Dikkat edilirse uzlaşmazlık toplumsal özgürlük eksenine oturtulmuş bir bağlam içinde ele alınmaktadır. Tarihsel anlamda oluşmuş olan temel karşıtlıklar sorunu, mantıksal açıdan bir ak veya kara sorunu değildir. Somut, fiziksel varlık anlamında bir arada bulunmazlık sorunu da değildir. Uzlaşmazlık, kavramsal açıdan özgürlüğün doğasından kaynaklı bir sorundur. Doğal düzlemde gelişen bir çelişkinin doğası ile yaratılmış olan bir çelişkinin doğası bir ve aynı şey değildir. Özgürlüğün doğasında kölelik yoktur. Kölelik, yaratılmıştır. O halde özgürlük ile kölelik birbirine indirgenemez bir karşıtlığı ifade ederler. Bu bir birine indirgenemezlik sorunu, bir var etme veya yok etme sorunu da değildir. Özgürlüğün ne olduğunun biline bilmesi için köleliğin ne olduğunun bilinmesi şartı da yoktur. Özgürlük ile kölelik bir birinden doğmazlar, birbirini koşullamazlar. Doğa diyalektiğinde ise olgular ve süreçler birbirinden doğar ve birbirini koşullar. Öyle ise bu şart doğanın zorunlu bir diyalektiği değildir. Sınıflı toplum en nihayet özgürlükçü değerlere karşıt bir yapı içinde ve ne yazık ki doğal toplumun içinden doğmuştur. Ama nasıl çıkmıştır? Bu doğuş, bilinçli bir çabanın ürünüdür. En genelde bilinç olgusu hesaba katılmadığından bu doğuş, çoğunlukla zorunlu ve doğal bir diyalektik içinde sunulmuştur. Bu toplum biçimi insan yaşamı açısından özgürlüğün ve eşitliğin doğasını bozmuştur. Doğal ve zorunlu olmayan bir yolla, bilinçli bir saptırma ile kendisini doğurtmuştur. Dolayısıyla insanın doğasına zarar veren onu yaşanamaz kılan bir olgu, doğal bir zorunluluk nedeni ile doğal bir sonuç olarak gösterilebilir mi? Elbette buna “hayır” denilecektir. Toplumsal tarih açısından antagonizmayı yaratan işte tam da sınıflı toplumun bu var oluş doğasıdır.

Hiçbir kuram, hiçbir tarih tezi sınıflı uygarlığın bu var oluş biçimini özgürlüğün ve eşitliğin doğası ile bağdaştıramaz. Sınıflı uygarlık özgürlüğün doğasından bir sapmayı ifade eder. Bunun için, tarihsel anlamda gelişmiş olan tüm biçimleriyle sınıflı uygarlığın var oluş tezi, toplumsal var oluşun özü olan özgürlüğün ve eşitliğin doğası ile uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olmayı gerektirmektedir. İşin özü budur. Bu, aynı zamanda mücadelenin sürekliliğine ilişkin bir sorundur. Ne var ki uzlaşmazlık ile sürekli mücadele sorunu dogmatik bir bağlam içinde ele alınamaz. Uzlaşmazlık ve sürekli mücadele özgürlüğün idealizmine ilişkindir. Sınıflı toplum var olduğu sürece bu durum sürekli bir olgu halinde kendisini sürdürmek durumundadır. Ancak şu da bir gerçek ki, uzlaşma ile uzlaşmazlık bir arada yürürler. Bu nedenle uzlaşmazlık, biçimsel bir mantık içinde algılanamaz. Bir karşıtın diğer karşıtını yok etmesi biçiminde de nitelendirilemez. Geçmişte uzlaşmazlık hep bu biçimde kaba bir diyalektik yaklaşım ile ele alınmıştır. Somut hayatın dilinde sürekli savaş durumu ve ya birbirini yok etme yoktur. Hayatın dili bize şunu öğretmektedir. Bazen bir uzlaşma bir uzlaşmazlık nedeni olabilmekte, bazen de bir uzlaşmazlık bir uzlaşma nedenine dönüşebilmektedir. Örneğin uzlaşma vardır egemen sisteme koşulsuz bir eklemlenmeyi getirmekte, ama aynı zamanda uzlaşma vardır onu dönüştürmeye zorlamaktadır. Bütün bunlar somut hayatın kendine özgü zenginliği içinde yaratıcı ve tutarlı bir siyasal mücadele çizgisinin sorunları olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi özgürlük ve eşitlik eğilimine sahip ideolojik-siyasal bir çizgi, egemen sistem ile hem mücadele ve hem uzlaşma içinde olabilir. Eğilimler bir arada, iç içe bir uzlaşı içinde olabilirler. Nispeten bir denge konumunu yaşayabilirler. Ama aynı zamanda bir birini yaşamama anlamında bir uzlaşmazlık içindedirler. Kısacası uzlaşma ile uzlaşmazlığın mantığı bu şekilde açıklanabilir.
Sonuç olarak toplumsal tarih açısından antagonizmanın mantığını dile getirmek kendi başına çelişkinin doğası çözümlenmiş anlamına gelmemektedir. Aslına bakılırsa çelişkinin yeniden tanımlanmasına bir ihtiyaç vardır. Toplumsal yaşam itibariyle temel çelişkinin antagonist bir nitelikte olması bir bakıma çelişkinin doğal olmayan karakterinden kaynaklanmaktadır. Örneğin sınıflı toplum uygarlığını çelişkinin doğal bir sonucu olarak nitelendirmeye kalkıştığınızda onu, yaşanması gereken tarihin zorunlu bir kader çizgisiymiş gibi meşrulaştırmış oluruz. Oysaki tarih bu biçimde gelişmeyebilirdi. Çelişkinin doğasında bu biçimde bir zorunluluk yoktur. Bilinç faktörü, yaratılan bir çelişkinin zorunlu bir hal almasında önemli bir etken olarak rol oynayabilir. Bu açıdan doğa durumundaki bir çelişki ile toplumsal yapılanmalardaki çelişkiler birebir aynılaştırılamazlar. Bu ayırım yapılmadığı durumda hiçte olmaması gereken ve insanlarca yaratılmış olan bir çelişki sanki doğal bir zorunlulukmuş gibi algılanılmış olur. Fakat öte taraftan çelişkinin genel mantığından hareket edildiğinde nasıl ki doğa çelişkilerle açıklanabilmekte ise, aynı biçimde toplumda çelişkilerle açıklanabilmektedir. Bu anlamda doğa ile toplum karşı karşıya getirilemezler. Toplum doğa dışında bir olay olmadığı gibi doğada olup bitenler de kendisini toplumda yansıtmaktadır. Diğer taraftan ise toplum doğanın her hangi bir olgusu gibi ele alınamamaktadır. Çünkü toplum, yaşamı belirleyen doğa yasalarından farklı olarak kendi özgün yasallığına sahip, kendi yasalarını kendi belirleyen bir olgudur. Elbette bu farklı bir tartışma konusu. Burada bağlantısını kurmaya çalıştığımız antagonizma çerçevesinde çelişkinin yeniden tanımlanmasına bir ihtiyacın olduğu ve bu bakımdan doğada ve toplumsal yaşamda örtüşen ve birebir örtüşmeyen yanlardan hareketle bir takım mantıksal sonuçlara ulaşmaktır. Yaşamı belirleyen çelişki olduğuna göre doğal ve doğal olmayan çelişkilerden hareketle çelişkinin doğasına dair doğru sonuçlara varmak gayet önemlidir.
_________________
Gecmisini dogru cözemiyenler, bilmeyenler geleceklerini dogru kuramazlar!
"Sosyalizmde israr;insan olmakta,isrardir"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Devrimciler Forum Ana Sayfası -> Sosyalizm üzerine eğitici yazılar Tüm saatler GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group

Devrimciler.org 2001-2010 @Posta

- Sitede kullanilan tüm yazilar ve içerik kaynak göstermek sartiyla kullanilabilinir -
Copyright © Tüm Haklari Bütün Devrimcilere Aittir
Valid robots.txt